18 Haziran 2018 Pazartesi

Taha Kılınç: Genç dinleyiciler yoruma değil, bilgiye ve somut verilere dayalı konuşmalara daha fazla ilgi gösteriyor

10-03-2018 10:21 Güncelleme : 10-03-2018 10:21

Taha Kılınç: Genç dinleyiciler yoruma değil, bilgiye ve somut verilere dayalı konuşmalara daha fazla ilgi gösteriyor

Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç gençler ile arasındaki diyaloğa ve gençlerin bir bilgiyi öğrenme aşamasında hangi yöntemi tercih ettiklerini köşesine taşıdı.

Taha Kılınç gençlerle sık sık biraraya gelip Ortadoğu ile ilgili önemli meseleleri konuştuğunu bunun hem kendisi hem de gençler için verimli geçtiğini belirterek günümüz gençleri somut bilgiye itibar ettiklerini ve algılarının değiştiğini kaleme aldı.

Yazının Tamamı

Sıklıkla, İstanbul içinde ve dışında, genç arkadaşlarla bir araya gelip Ortadoğu ve İslâm dünyası hakkında müzakerelerde bulunuyoruz bu aralar. Tarihi geriye doğru okuyarak günümüze dönmek, bugünkü olayların geçmişteki köklerini soruşturmak ve geçmişe bakarak geleceği tasavvura çalışmak, benim için de epey faydalı bir zihin idmanı yerine geçiyor.

Bu müzakerelerde yaptığım sunumlarda, Ortadoğu’nun geçtiğimiz yüzyıldan günümüze geçirdiği aşamaları, dört dönem halinde özetliyorum:

1909-1947: Tel Aviv’in kuruluş tarihinden, Birleşmiş Milletler’de Filistin topraklarının paylaştırılmasına kadar geçen dönem. Başlangıcı sembolik bir tarihle yaparak, Ortadoğu coğrafyasının günümüzdeki siyasi manzarasının oluşum sürecini, Birinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte bugünkü devletlerin kuruluşunu ve önemli siyasal hareketlerin ortaya çıkışını konuşuyoruz. İsrail’in kuruluşundan önce Filistin’in hangi aşamalarla işgal edildiği, Siyonistlerin bölgeye dair projelerinin uygulanma safhaları, yıllar geçtikçe sahneye çıkan önemli şahsiyetler ve faaliyet metotları, yine konularımız arasında.

1947-1970: Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksim edilme kararından, Cemal Abdunnâsır’ın ölümüne kadarki süre. Arap-İsrail savaşlarının ilk örneklerini konu ederken, Abdunnâsır fenomeninin yükselişi, Arap sokaklarında bir umuda dönüşmesi, ardından 1967’deki Altı Gün Savaşı’yla beraber rüyadan uyanan kitlelerin şaşkınlığı… Tabii ki tüm bunları konuşurken, Türkiye olarak bu süreçte bizim nelerle meşgul olduğumuza da değiniyoruz. Ki böylece, Arap dünyasıyla Türkiye arasındaki tarihsel kopuş noktalarını tam olarak görebilelim.

1970-2001: Ortadoğu’nun yakın tarihinde gerçek bir dönüm noktası olan Cemal Abdunnâsır’ın ölümünden 11 Eylül saldırılarına kadar olan dönem. Abdunnâsır’ın devreden çıkması aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin Mısır’dan çekilmek zorunda kalacağı süreci de başlattığı için, üçüncü dönemin başlangıcına işaret ediyor. Mısır-İsrail çekişmesinin bir barış anlaşmasıyla sonuçlanması, Körfez ülkelerinin İngiltere’den bağımsızlıklarını kazanması, İran’daki devrim, Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali ve bunun İslâm dünyasına yansımaları, işgalin sona ermesiyle birlikte ülkelerine dönmeye başlayan Selefî savaşçılar meselesi, Filistin’de yükselen tansiyon ve Birinci İntifada, sonrasında Türkiye’de yaşanan Refah Partisi tecrübesi… Bu dönem, sarsıcı olayların birbiri ardına dizilmesi nedeniyle oldukça yoğun ve dikkatli bir takibi gerektiriyor.

2001’den günümüze: 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin Afganistan’ı ve sonra da Irak’ı işgali, Selefî savaşçıların dünyanın çeşitli ülkelerinde organize biçimde ortaya çıkmaya başlaması, İslâm toplumlarında yaşanan “cihat” merkezli tartışmalar, Filistin’de gerçekleşen “istişhad eylemleri” ve bunların doğurduğu polemikler, modern dünyada dinin nasıl algılanması gerektiğine dair yorumlar ve yorumlamalar da bu dönemin ana müzakere konuları.

Tarihi dönemlere ayırmak ve dinleyiciler için basitleştirmek, algılamayı kolaylaştırdığı gibi, daha derin okuma yapmak isteyenlerin de önünü açıyor. Meseleleri üstün körü kavradıktan sonra, bazı noktaları derin kazmak gerekebiliyor bazen. Dönemlendirme, bu derine iniş sırasında bağlamdan kopmamayı ve zincirin dağılmamasını sağlıyor.

***

Genç arkadaşlarla her oturuşumda, onların dünyasına ve algı biçimine dair yeni şeyler de fark ediyorum. Bu, bir sonraki oturum için beni yönlendiriyor ve üslubumu şekillendiriyor.

Genç dinleyiciler yoruma değil, bilgiye ve somut verilere dayalı konuşmalara daha fazla ilgi gösteriyor. Hemen hepsi slogana, hamasete ve ezbere doymuş durumda. Hangi sunumu nezaketen hangisini can kulağıyla dinlediklerini görüyorsunuz, gözlerinin içine bakarken. Kendilerini kaynaklara yönlendiren, yeni kapılar açan, başka adreslere referans veren, kitap okuma tavsiyeleri içeren sunumlar, en sevdikleri tarz. Tepeden inmeci üsluplar, kesin yargı içeren cümleler ve konuşmacının kendisi çok öne çıkarması ise oldukça antipatik karşılanıyor.

Programların vaktinde başlayıp vaktinde bitmesi, sakız gibi sünmemesi, ucunun açık olmaması da önemsenen hususlar. Gençler, bir programın vaktinde başlamasını kendilerine saygı duyulması olarak algılıyor. Hele de İstanbul gibi zahmetli bir şehirde vakte riayet, konuşmacıya güveni ve saygıyı artırıyor.

Sürekli güncel politik meselelere dalınması ve her şeyin siyasete bağlanması da, gençlerin ilgisinin zayıflamasının bir nedeni. Sıcak insan hikâyeleri, kişisel hatıralar, özeleştiriler, bizzat yaşanmış olaylar siyasi nutuklardan veya içinde bol bol “medeniyet”, “ümmet” vb. kelimeler geçen iddialı konuşmalardan çok daha etkili ve kalıcı oluyor.

***

 

Gençlere nasıl bir din diliyle seslenileceği, onların dünyasına hangi kapılardan girileceği gibi konular, bu köşenin sınırlarının dışında. Benim izlenimlerim, ilgilendiğim ve üzerinde çalıştığım alana dair daha çok. Eminim, “din dilinin niteliği” konusuna da erbabı derinlemesine kafa yoruyordur. Türkiye eski Türkiye olmadığı gibi, gençler de eski gençler değil çünkü.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA