21 Nisan 2018 Cumartesi

Erkek Egemen Toplumda Kadının Temsil Sorunu ve Bir de Ahmet Mithat Efendi

12-01-2018 00:00 Güncelleme : 12-04-2018 20:29

Erkek Egemen Toplumda Kadının Temsil Sorunu ve Bir de Ahmet Mithat Efendi

Tarih ve Edebiyat Dosyası - Mehmed Mazlum Çelik

Kadın ve erkek arasındaki iktidar problemi edebiyat sahasının önemli yapı taşlarından birisidir. Toplumdaki erkek egemen tutum farklı şekillerde edebiyatta neredeyse yazının icadından beri hâkimdir. Erkeğin zaviyesinden yaklaşılan kadın bilgisi ancak erkeğe göre yorumlandıkça anlam kazanmaktadır.  Değişen dünya karşısında kadının konumu da değişmiştir, bu değişim Osmanlı toplumunun gündemine Batılılaşma süreciyle girmiştir. Kadının gelenekteki yeri, kadına dinin bakışı, cariyelik, kadının eğitimi, bekâret gibi pek çok konu bu dönemde tartışılma imkânı bulmuştur. Bütün bu tartışmalar Batılılaşma sürecinin bir sonucu veya onunla bağlantılıdır. Kadının erkek egemen Osmanlı toplumunda temsil ettiği kimlik değişmeye başlamıştır, bu kadınların sokağa çıkarken giydiği kıyafetten aldıkları eğitimin yapısının değişimine kadar gözlemlenebilmektedir. Dönemin toplumunu Doğu - Batı ikileminde yakından takip eden Ahmet Mithat Efendi de bu değişimi de yakından takip etmiş yer yer kadının haklarını savunan ama çoğunlukla Batı değerlerinin kuşattığı toplum içinde erkek egemen yapıyı korumayı romanlarında işlemiştir. Ahmet Mithat Efendi kadının o zamana kadarki temsil sorununu onaylamaz ve düzeltilmesini talep eder; ama bunu Batılı feminist yaklaşımlar ışığında değil, yine erkek egemen toplum yapısı içinde düzenlenmesini ele alır ve ister. Bu yaklaşımını Jön Türkler, Hasan Mellah, Letaif-i Rivayet ve Peder Olmak Sanatı eserlerinde yoğun bir biçimde işlemektedir. 

Ahmet Mithat’ın romanlarında kadına biçtiği temsili ele almadan önce toplumun Batılılaşma eşiğine kadar Osmanlı’da kadına yaklaşımını ve iktidar ilişkilerinde nereye yerleştirdiğini belirtmek gerekir. Osmanlı toplumunda kadın için birçok sıfat kullanılmıştır. Kadın, katun, nisa ve cinsi latif bu sıfatlardandır; ama toplumda kadına izafe edilen isimler içerisinde ayrıcalık bildiren sıfat hanım’dır.[1] Çünkü bu sıfat analıkta mahir ve ev temizliğinde hünerli bayanlara iltifat amacı taşımaktadır. Yani birisi hanım sıfatı ile anılıyorsa iyi bir anne iyi eş gibi belli kalıplara ideal olduğu anlamını taşıyor demektir.  

Müsemmanın yapılış şekli elbette kadının toplumda rolleri ve o rollerin geçirdikleri değişim ve dönüşümlerle ilgilidir; Mehmet Kaplan kadının Osmanlı toplumu içerisinde o zaman kadar geçirdiği dönemi şöyle tespit etmektedir:

İslamiyet’ten önce ve göçebelik devrinde bu devrin ideal erkek tipi olan Alp tipine yaklaşır. Erkek gibi o da ata biner, ok atar, kılıç kuşanır ve icabında düşmanla kahramanca çarpışır. Yerleşik medeniyete ve İslâmî kültür çevresine dâhil olduktan sonra kadın, erkekten daha pasif bir karaktere bürünür. Bu devirde kadın kahramanca vasıflarını kaybederek bir haz ve aşk nesnesi olmaya başlar. Batı medeniyeti tesiri altına girdikten sonra kadının ilkin edebiyatta, sonra hayatta tekrar erkekle eşit düzeye gelmesi için sosyo-ekonomik ve kültürel hakları savunulur.

Aslında Tanzimat’a kadar Osmanlı toplumunda cinsiyete dayalı iş bölümü toplumun kadın algısını ve kadın kimliğini belirleyen en önemli unsur olmuştur. Kadın kimliği Osmanlı toplumunda bu cinsiyete dayalı iş bölümü sebebiyledir ki kadının kimliğini temsil açısından daha çok evin içerisine sıkıştırmıştır. Beklenti olarak iyi bir anne ve eş rolünü yerine getirmesi ise bu temsiliyette en önemli davranıştır. Tamamen İslamiyet’in bazı yorumlarının ve tevillerinin de eklenmesiyle (çok eşlilik ve cariyelik gibi) kadın giderek Osmanlı toplumu içerisinde erimiş, pasif bir nesne olarak ele alınmış ve evin dışında bir gölge gibi yaşamıştır. Onun özellikle ev dışında bu erkek egemen toplum içinde neredeyse hiçbir iktidar paylaşımı bulunmamaktadır. Tabi bu durum oryantalist metinlerde de sıkça işlenmiş ve Doğu’ya dair bazı fantezi unsurlarının doğmasını da sağlamıştır, çünkü duvarların arasında bulunan kadın Batılı bakışta farklı algılanmaya müsait bir malzeme halini almıştır. Oysa Tanzimat aydını için kadın bir fantezi unsurundan farklı olarak yeniden ele alınması gereken bir kimliğin sorunu anlamına geliyordu.

Bu kimlik sorununu ilk defa ele alan Tanzimat şairlerinden Namık Kemal’dir. Onun bu sorunu ele alması Batı’yı yakından takip edebilme imkânından kaynaklandı. Kadının yaşadığı temsil sorununu ve baskıyı ilk defa şöyle kaleme alıyordu:

Hanım ise, 6-7yaşında iken kendini vasisi besler, vasisi giydirirmiş. 15-16 yaşına girince, vasi bertaraf olmuş, yerine bir zevç gelmiş - vakti olsun olmasın hanımın da çocukluğunda bir sevgili bebeği varmış. Teehhülden sonra bebek gitmiş yerine bir kız gelmiş. O da büyümüş. Bebek nasıl hanımefendinin emrettiği yerde yatmaya mecbur ise kız da öylece hanımefendinin arzu ettiği beyin koynuna girmeye muztar olmuş, nihayet teverrüm etmiş.”[1]

            Daha sonra bu konu Şemsettin Sami gibi birçok Tanzimat aydınınca tartışılıp konuşulmaya başlansa da asıl üzerinde durup düşünen ve bunu pek çok yönüyle romanının konusu yapan kişi Ahmet Mithat Efendi’dir. O da N. Kemal ve Ş. Sami gibi bunu bir sorun olarak görür ve kadının şu anda bulunduğu konumu ve temsili sorgulayacaktır. Bunun karşısına süreceği önermede ise Ahmet Mithat Efendi kadına yine erkeğin gözüyle bakacak ve onu yine erkeğe göre konumlandıracaktır. Ahmet Mithat eserlerinde bu temsiliyet sorununu çok yönlü olarak tespitini açıklama çabasına başlamadan evvel Osmanlı döneminde toplumsal açıdan kadının konumunu aktarmamız gerekir. Özellikle Jön Türkler ve Batılılaşma ile beraber kadının konusu hem edebiyatta hem de siyasi dünyada yüksek perdeden tartışılmaya başlanmış ve politik hedeflerin hatta Batılılaşmanın temel malzemelerinden biri olarak kabul görmüştür.

            Öncelikle Ahmet Mithat’ın kadının erkek egemen toplum içinde yaşadığı temsiliyet sorununu evlilik teması üzerinden sıkça gündeme getirdiğini görüyoruz. Bunu genellikle eleştirel bir dille ele alan Ahmet Mithat Efendi ideal evliliğin nasıl olması gerektiğini ise ideal kadının nasıl olacağı üzerinden açıklamaktadır. Bundan dolayı onun eserlerinde sıkça değindiği konu kadının eğitiminin nasıl olacağı meselesidir. Jön Türk romanını bir kenara bırakacak olursak neredeyse tüm romanlarında ideal kadınlar Batılı bir eğitim sürecinden geçmiş Fransızca bilen, piyano çalan ve kitap okuyan kişiliklerden oluşmaktadır. Burada kadının temsiliyeti ele alınırken erkeğin egemenlik sahası tartışılmaya açılmıyor kadın yine erkek için baştan yaratılan bir nesne formundan öteye gitmemektedir.  Ahmet Mithat Efendi’nin zaten erkek egemen toplumdan kaynaklı temsil sorunu yaşayan kadını yine erkek için idealize ederken kadında bulunması gereken maharetleri Peder Olmak Sanatı kitabında şöyle sıralıyor:

Öncelikle okur-yazar ve lisan-âşina olmalıdır. Kız babaları çocuklarına birer ecnebi lisanı öğretmekle çok da isabetli bir iş yapmış olur. Çünkü kızlarının ecnebilerle münasebeti olacak bir adamın zevcesi olmaihtimali vardır. Sefaretlere mensup kadınlar onların ziyaretine gelebilirler. Bu kadınların asrın dili olan Fransızcayı konuşmalarında maddi, manevi büyük fayda vardır. Ecnebilerle münasebeti olmasa bile delikanlıların pek çoğu lisan-âşinadır ve eşlerinin de lisanâşina olmasını arzu ederler. İkinci olarak müzik bilgisi olmalıdır. Çünkü müzik eğitimi, yabancı dillerin öğretilmesinden ziyade yayılmıştır. Bunlar bir kız için çağın getirdiği yeni gerekliliklerdir. Çünkü onlarla evlenecek olan gençler çoğunlukla eğitimlerini yüksek okullarda tamamlamışlardır. İlimlere, lisanlara vakıf olmuşlardır. Bu erkekler bir zamanın ham halat kızları gibi mahlûklarla yaşayamazlar. Bazıları ecnebi kızlarla evlenir ki yazarın gönlü buna razı değildir. Üçüncü olarak kadınlar bu hüner ve maariften başka ev kadınlığını da bilmeliler. Hane idaresinin esası demek olan kiler, ambar, mutfağın halinin cahili kalmamalı bununla birlikte biçki, nakış, dikiş de bilmelidir. Bir kadın sayılan vasıfların tamamını mükemmel surette kendinde toplayamaz fakat kadın bunlardan bazılarına azıcık vakıf olursa diğer bazılarına çokça vukufuyla bu eksiklerini örtebilir. Ayrıca kadının evlat doğurma hususundaki kabiliyeti de düşünülmelidir. Yaratılışı metin, gürbüz, sağlıklı çocuklar doğurabilecek midir? Erkekler tüm bu noktaları göz önünce bulundurarak eşini seçmelidir.”[1]

Bunların dışında Dürdane Hanım romanında Ulviye Hanım karakteri, Hasan Mellah’ta Cuzella, Vah romanında Ferdane hanımın sahip oldukları yetiler hep erkek karekterlerin hangi arzularını nasıl karşılayacağını açıklarken bu karakterler klasik Osmanlı kadınından farklı niteliklere sahiptir. Bu nitelikler onları duvarların arasına sıkıştırılmaktan kurtarır; ama bu erkek egemenliğini kadınla bölüştüğü için değil. Zamanın şartları değiştiği, erkek için ideal kadının özellikleri değiştiği için sahip olunması gerekir. Şunu da belirtelim ki Ahmet Mithat Batılılaşmak konusunda ciddi tereddütleri olan bir yazardır, zaten romanlarını da yanlış Batılılaşmak konusuna odaklar çoğu zaman dolayısıyla Batılılaşma içindeki feminist hareketleri tehlikeli bulmakta ve bu tür yaklaşımlar karşısında Doğulu kimliği korumaktadır. Bu durumu Jön Türk romanında açıkça görebilmekteyiz. Bu romanda feminist hareketlerle kendisini harap etmiş Ceylan isimli kadın karakterin yerine ideal kadını temsil eden Ahdiye’yi Ahmet Mithat okuyucusuna sunmaktadır. Elbette Ahmet Mithat Efendinin kadın konusunda en ideal tipi Felatun Bey ve Rakım Efendi romanındaki Canan karakterinde görmekteyiz. O Rakım Efendi tarafından eğitimi tamamlanmış, her şeyiyle kendisini Rakım’a adamış, Rakım’ı utandırmamak için giyiminden müzik zevkine kadar düşünülmüş bir nesnedir. Burada Ahmet Mithat Efendi’nin yaptığı hala kadını nesne olarak ele almaktır, yani bir değişim talebi var ve bunu uyguluyor da ama sunduğu şey kadın kimliği için yeni bir şey vadetmiyor.

Ahmet Mithat’ın kadının evin içinden hapsolmasına gönlü el vermemesi sonucu getirdiği yenilikler kadını bir nesne olmaktan kurtarmasa da kayda değer bazı değişimler arz etmektedir. Örneğin kadının sınıfsal açıdan değerlendirilmesini ve ayrımcılığa maruz kalmasını reddeder. Bunu Letaif-i Rivayet romanında Mazlum isimli karakterin aşk hikâyesinde Mazlum’un sevgilisini konuştururken sınıfsal farklara nasıl isyan ettiğine, karşı çıktığına şahit olarak anlıyoruz. Hikâyede sınıfsal açıdan daha yüksek bir aileye mensup bulunan Mazlum’a sevgilisinin layık bulunmaması üzerine yaşanan olaylar anlatılır. Sevgili dilinden Ahmet Mithat sınıf farkını şöyle yerer:

“Ey bu kâğıt eline geçip de mütalaâ edecek olan zevat! Talih beni Mazlum’a ve Mazlum’u bana tanıttırdı. Habl-i metin-i aşk ve muhabbetle gönüllerimizi birbirine bağladı. Vakıa ben Mazlum’un dengi değilim. O bir miralay oğlu, ben ise esnaftan fakir bir adamın kızı. Lâkin rabbü’l-aşk ve ve ’l-hevâ insanlar beyninde müsavat-ı kâmileye hükmeder. Bu fakir, bu gâni demediği gibi hatta bu güzel, bu çirkin bile demez. Fakiri ganîye çirkini güzele sevdirir.”

Osmanlı’da kadının konumunu belirleyen en temel sebebin cinsiyete bağlı iş bölümü olduğunu daha önce belirtmiştik. Ahmet Mithat’ın belki üstü kapalı şekilde de olsa kadının ekonomik olarak bu kadar yıpratılmasını eleştirdiğini iddia edebiliriz. Şöyle ki paraya dayalı evliliklerin işlendiği romanlarında parayı tercih ederek mutluluğunu feda eden karakterlirini Ahmet Mithat genellikle kadınlar arasından seçmektedir. Hasan Mellah romanında Cuzella’nın Akdenizli zengin tüccarla evlenmesi teklifi karşısında önce reddedip sonra ekonomik ve toplumsal sebeplerden başka çaresi kalmaması belki Ahmet Mithat’ın üstü örtük de olsa bu konuya bir eleştiri getirdiği şeklinde yorumlanabilir.

Ahmet Mithat Efendi kadının sokağa çıkması için uğraştığı doğrudur; ama o bunun aksini savunsa da bu süreç artık başlamıştır. Bunun karşısında Ahmet Mithat kalkan yasakların karşısında aslında yeni yasakların üretimi için çalışmaktadır. Mademki artık kadın sokaktadır ve sokağa çıkacaktır, o halde sokakta nasıl davranmalıdır, sınırları ve ölçüsü belirlenmelidir. Yani Ahmet Mithat’ın romanlarında kadın kimliğine yönelik putlar yıkılmamaktadır, ortadan kalkan yasaklar karşısında bir anarşinin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla erkek için ve erkek gözüyle kadına yeni kurallar belirleme uğraşı söz konusudur. Romanları genel olarak incelediğimizde sürekli olarak aile formu etrafında inşa edilen kadın Jön Türk romanına geldiğimiz zaman artık yukarıda bahsettiğimiz gibi yeni yasaklar ve kurallar mücessem bir hale gelmiştir. Buradan anlıyoruz ki Ahmet Mithat Efendi endişe içinde korumacı ve muhafazakâr bir tavır içerisindedir. Jön Türk romanındaki Ceylan karakteri aslında bir Felatun Bey tipolojisidir. Nasıl ki Felatun Bey yanlış Batılılaşma ve bunun karşısında toplum değerlerini tehdit ediyorsa Ceylan da feminist hareketler toplum için bir tehdit unsurudur. Peki, Ahmet Mithat’ın korumaya çalıştığı nedir diye baktığımızda aile kurumundan da önce erkek egemenliğinin olduğunu görüyoruz:

“… Gözlerinizi yalnız şarka dikip oradan ayırmayacağınıza biraz da garba çevirseniz a? Avrupa ve Amerika’nın yeni medeniyeti ‘medeniyet’ değil midir? Her tarafta hukûk-ı nisvân davasıyla kıyam olunmuyor mu? ‘Nisvân’ deyince kızlar dahi değil midirler? Acayip! Bu ne kadar haksızlık? Bi beyefendi teehhül edecek. Görücüler gelir. Cariye alacaklarmış gibi kızı uzun uzadıya muayene ederler. Beğenip beğenmemek hakk-ı muhakkirânesi bunlarda. İlk muayenede beğenirler ise ikinci muayenede nefesini koklarlar. Gece horlayıp horlamadığını tahkik ederler. Bilmem ne, bilmem ne? Sonra da utanmadan çeyizini sorarlar. Babasının servetini sorarlar. Bunlar ne? O bîçare kız varacağı herifi rüyasında bile görmez. (...) Her ciheti kız için bir gûne hakaretten ibaret olan düğün yapılır. Badema kızcağızın dirliği düzenliği kocasının ağzından çıkacak iki kelimeye merbut kalır: ‘Boş ol!’’[1]

Burada Ceylan diliyle istihza yoluyla açıkça erkek egemen toplumdaki bazı gelenekler savunulmaktadır, çünkü Ceylan’nın diliyle yerdiği birçok meselenin aksi üzerine argümanını inşa etmektedir. Elbette çok eşlilik gibi konulara karşıdır; ama feminist yaklaşımların birçok geleneği tarumar edeceği kanısı taşıyıp kadını kimliğini yine erkeğe göre inşa etmektedir. Bunu da Ahdiye yani idealize edilen kadın karakterin bazı gelenekleri savunmasından anlıyoruz: “İşte bîçare Ahdiye bu ârâ-yı mütehâlife içine kendisini kaptı koyuverdi. Sanki bir manken imiş de kendisinin ağzı dili yokmuş. Kendisini ilbâs edecek olanlar ne derlerse ittibaa mecbur imiş gibi bir teslimiyet-i tâmme! ”

Şunu eklemek gerekir ki Ahmet Mithat Efendi erkek egemen korumacı bir tavır ile kadın kimliğini yeniden inşa ederken bunu tırnak içinde 'dinci' bir edayla yapmaz. Onun taassubu daha ziyade Osmanlı ve Doğu kimliği üzerine yansır. Zaten sadece kadın değil erkek karakterlerinde dahi bunun izlerini göremeyiz. Onun için namus, iffet ve ahlak vardır, onun endişesi kadının kimliğini yeniden inşa ederken dinden ziyade bunlara bir zarar gelmesini engellemektir.

Son olarak Ahmet Mithat Efendi kadının kimliğinin gerektirdiği yeniden inşa sürecinde erkek egemen yapıyı cinsellik üzerinden korumaktadır. Hasan Mellah adlı eserde Cuzella isimli gayrimüslim kadına âşık olan Hasan isimli karakterin daha sonra Esma isimli başka bir karaktere sahip olması arzusu cinsellik üzerinden açıklanmıştır. Ahmet Mithat’a göre kadın bir nesnedir, o nesneden daha güzel bir nesnenin ölçüsü cinselliktir. Sonuç olarak aşkını bulmak uğruna yollara düşen Hasan, Esma ile yakınlaşması sonucu Cuzella’nın başkasını sevmiş olabileceğine kedisini ikna ederek aşkından vazgeçmiştir. Cinsellik konusunda kadın sürekli edilgendir ve erkeğin istekleri doğrultusunda şekil almaktadır. Yine de cinsellik söz konusu oldu mu kadın mutlaka saf ve temiz olmalıdır Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarında.

Toparlayacak olursak kadının Tanzimat döneminde temsil ettiği kimlikte bir değişim başlamıştır. Özellikle Jön Türkler ve Batılılaşma taraftarlarının bir ideolojik bagaj olarak gördükleri kadın kimliği problematiği o dönemin hem siyasi hem edebi literatüründe nübüvelerini görmüştür. Bu durum karşısında kadının feminist hareketler neticesinde görünür olmasını sakıncalı bulan Ahmet Mithat Efendi erkek egemen bir bakış açısıyla yeni bir paradigma inşa etmiştir. Mademki kadının konumu ve temsil ettiği kimlik değişecektir o halde yıkılan yasakların yerine yeni yasakların inşa edilmesini hedefleyen Ahmet Mithat bunu yaparken kadının aleyhinde bir yaklaşım ve tutum içinde değildir; ama erkek egemen anlayışın avantajına bir model inşa etmiştir. Bunun dışında geleneğin, yanlış din algısının ve taassubun inşa ettiği bir çok kaide ve kurumla en sert mücadeleyi vermiştir: Cariyelik eleştirisi, çok evlilik vb.

KAYNAKÇA

Doğramacı, Emel. Türkiye’de Kadın Hakları. Ankara: Üniversal Kitabevi, 1982.

Efendi, Ahmet Mithat. Jön Türkler. İstanbul: Akçağ Yayınları , 2000.

Efendi, Ahmet Mithat. Peder Olmak Sanatı. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013.

Zülfikar, Hamza. Kadın ve Benzeri Adları Üzerine. Ankara: Türk Dili, 1998.

              Efendi Ahmet Mithat. Felatun Bey ve Rakım Efendi. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013.

              Efendi, Ahmet Mithat. Letaif-i Rivayet. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013.

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA