23 Temmuz 2018 Pazartesi

Yıldız Ramazanoğlu: Biz neden hayırlı yolda network kuramıyoruz?

05-01-2018 12:43 Güncelleme : 12-04-2018 20:29

Yıldız Ramazanoğlu: Biz neden hayırlı yolda network kuramıyoruz?

Düşünce Mektebinden M.Mazlum Çelik, Karar gazetesi yazarı, aydın ve aktivist Yıldız Ramazanoğlu ile konuştu. İsrail sorununa faklı bir açıdan bakan Ramazaoğlu Türkiye'de bir Filistin Akademisinin kurulması önerisini yineledi. Ayrıca sadece Filistin değil bölgede ki tüm müslüman ülkeler ile daha yakın ilişkiler kurulmasında sanatın etkili bir rol oynayabileceğini vurguladı.

DÜŞÜNCE MEKTEBİ / SÖYLEŞİ

M. Mazlum ÇELİK

Bir yazınızda “Şimdi de kimi dindar gençlerde biz hamaset ehliyiz, tembeliz, projemiz yok, İsrail çalıştı kazandı söylemi yükselmeye başlamış.” Diyorsunuz bu söylemi inşa ettiğiniz sosyolojik tabanı hangi gözlemler neticesinde elde ettiniz? Son dönemde dindarlığın arttığı istatistiki veriler ile sabitken bu önermenizle daha genel politik bir eleştiri mi yapıyorsunuz?

- Elbette kitlesel bir söylem değil. Bir kişi bile söylese bunu bir işaret olarak alır ve endişelenirim. Hem İslam dünyasında hem Türkiye’deki gençler arasında kuşaklar arası devreden bir Filistin Meselesi var, BM genel kurulunda Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilanını reddeden karar çok önemli ve bir umut oldu. Fakat bir yaptırımı yok ne yazık ki. On yıllardır süren zulümlerin sadece izleyicisi olmak büyük travma. Yükselen tepki çok değerli ama daha derinlikli kalıcı sürekliliği olan çalışmalara ihtiyaç var. Gösterilere yaklaşık otuz yıldır katılırım fakat artık çabaların derinleşmesi kurumlaşması ve yaygınlaşması gerekiyor. Haritada Filistin kalmamış, 1947’den 2018’e sanki birkaç yeşil noktacık kalmış. Siyonizmin Filistin’i yutma hızı karşısında sağlam bir psikolojik tarihi üstünlük inşa etmek zorundayız.

Bu Şartlar altında Filistin’in varlığını nasıl müdafaa edeceğiz?

- Ben tam da bu yüzden bir Filistin Akademisi’nin kurulması önerisinde bulunmuştum.  Bu akademideki birikim güçlü bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılabilir. Filistin hakkındaki delillerin, özellikle 1917’den itibaren bütün belgelerin, sanat eserlerinin, karikatür, resim, sinema, belgesel, akademik çalışma ne varsa toplandığı, dikkatimizi bütünüyle bu meseleye adayabileceğimiz bir merkezimiz olmalı. Filistinli sanatçıların gelip gittiği müzik şiir ve resim gibi etkinliklerin gerçekleştirileceği mekanlar da tabii. Zaman içinde Filistin Akademisinin büyük bir Ortadoğu Akademisine dönüşmesi de mümkün olur. Daha önce çeşitli amaçlarla bölgeye yaptığımız seyahatlerde; kimi şehirlerde stratejik araştırmalar yapan Batılı kaynakların dışında Orta Doğu, Afrika, Türki Devletler hakkında bilgi üreten kurumlarla karşılaşmış ve bunun önemini anlamıştık, son on yılda bizde de birçok kurum oluştu. Halklar ve ülkeler arasında müzik edebiyat ve sanat köprüleri oluşmalı. Bölgede birbirimizin hakikatine eğilmemiz, nefret yerine insaf ve merhametle donanmamızın aciliyeti var.

İsrail işgali ve zulmü meşrulaştırmak için medya ve sanatı bir algı enstrümanı olarak silah gibi kullanıyor. Bu şekilde aslında bütün bir dünya kamuoyunu ikna odasına almış desek yanlış olmaz. Bu ince yolları asıl bizim hak ve hakikat için kullanmamız şart. Medya bir silaha dönüşmüş; ama biz neden hayırlı yolda network ağları kuramıyoruz? Bugün Filistin’i destekleyen birçok insan var, çeşitli alanlarda bu desteği ortaya koyanlarla sofistike yollarla bir araya gelmemiz lazım uluslararası alanda. Ortak etki-tepki verebileceğimiz iletişim ağları olmalı. Bence Mavi Marmara gemisi bunun çok aziz bir örneğiydi.  Neredeyse bugün bu örneği mahkûm etmiş durumdayız. Böyle tutarsızlıklar olmamalı, özenli kararlı ve özgüvenli bir dil lazım. Sabırlı, soğukkanlı ve uzun vadeli bir yaklaşımla Filistin Meselesini zihnimizde yeniden sağlamca kurgulama zamanı.  

Bunun için öncelikli olarak ne yapmamız gerekiyor?

- Müslüman dünya ihtilaf noktalarını sürekli öne alıp her farklılıktan çatışma üretmeye son vermeli. İttifak noktalarının öncelendiği ortak insani ve İslami bir hat oluşmalı. Silahlara ayrılan bütçelerin yüzde biri ortak tahayyülümüzü geliştirmeye harcanmıyor. Varsa yoksa radikal duygusal kopuşlar. İnce bağları dokumak emek ve özveri ister. Örneğin; Ortadoğu’ya yaptığımız seyahatlerin ilkinde 2003 yılında Şam’a gitmiştik. Orada Yazarla Birliği’nde yaptığımız toplantıda Aziz Nesin dışında hiçbir yazarımızın çevrilmediğini görmüştük. Bizim entelektüellerimiz onları takip etmiyordu, onlar da bizi. Birbirimizi okumuyoruz. Daha acısı kendi başkentlerimizde toplanmak yerine Müslüman dünyanın yazarları çizerleri Paris’te, Londra’da veya Brüksel’de rû be rû karşılaşabiliyordu. Bu yüzden bize neden yüz yıldır hiç gelmediniz diye sitem etmişlerdi. Tabii ki savaşlar, ihmalkarlıklar, parçalanmalar ve ulusçuluklar silsilesi. Sitem ve hayıflanmaların yerini büyük buluşmaların ve birleşmelerin alacağı adımlar atılırken yeniden savaşlar başladı.  

Bazı sinema festivallerinde görüyoruz ki Endonezya halkı bir tek Türk filmi izlememiş, peki biz Endonezya filmi izledik mi misal. Türkiye’de hiçbir zaman vizyonda Müslüman dünyadan bir film olmaması çok tuhaf. Sanırım öteki ülkelerde de biz yokuz. Birbirimizin sanatına, şiirine veya tarihine yeterince eğilmiyoruz. Gannuşi, Aliya İzzetbegoviç, Muhammed İkbal, Nizar Kabbani, Mahmud Derviş, Furuğ, Şeraiti gibi nice isimlerle hemhaliz bir nebze amenna fakat yaşayan genç yazarlarla sanatçılarla daha yakın bir iletişim olmalı. Bu nedenle İstanbul’da ve başka şehirlerde gerçekleşen uluslararası festivalleri çok önemsiyorum. Ressamlar da sıklıkla buluşsa sergiler açılsa, İstanbul gerek Müslüman gerekse Batılı sanatçılar için daha yoğun cazibe merkezi olsa keşke. Suriyeli sanatçılar neden Batı ülkelerine gitsindi ki İstanbul dururken.  

Sanat ile Politika arasında nasıl bir ilişki olmalıdır, sanat tam olarak neye hizmet etmelidir?Sorulması gereken en temel soru şu aslında; İslam’ın bir vaadi var mı?

- Tabi ki bu sorunun cevabı: Evettir.  Asıl soru biz bunu hangi dil ile asrın idrakine söyletebiliriz. Zaman bütün iddiaların gerçek hayatla sınanma zamanı. İddiamızı modern zamanların algılama biçimi olan görsel dile aktarmakla iş bitmiyor. Kaldı ki bu da yeni yeni kıymet bulmakta. Sanata eğilenler kolayca itham edilebiliyor. Örneğin bir grup genç kadın Balat civarında kendilerine resim atölyesi açmıştı, resmin günah olduğu eleştirileriyle, boş iş suçlamalarıyla bir süre sonra kapattılar. Her kapatma azalmaya yol açıyor, bizi zayıflatıyor, elimizde sadece hard-politik dil kalıyor ki bu dille nereye kadar yol alabiliriz. Siyasetin diliyle kalplere nüfuz etmek çok zor, kalbin dili başka, sanattan geçiyor o dil.

Cemil Meriç’in dediği gibi iki insanı ya da iki milyar insanı birbirine sevdirecek olan edebiyattır. Bizim çatışmaya nefrete değil Yunusça dile, ağulu aşı yağ ile bal edecek söyleme ihtiyacımız var. Kan dökücüler halkın düşmanları cezalandırılacak elbet, fakat sanatın işlevi gelecek kuşaklar arasındaki husumetleri gidermek, “başka”ların birbirinin hakikatine eğilmesini sağlamak. Kalemini ayrılıkların derinleşmesine hizmete adamanın, güce teslim etmenin edebiyatla bir ilgisi olamaz. Örneğin; Saraybosna’da Karadzic büyük şair denilirdi; ama ne yazık ki savaşa hizmet etti. Katliamda Miloseviç’in yanında yer aldı. Onun yaptığı katliamları yücelten şiirler yazdı. Bu şiirler dışarıdan bakınca ne kadar onaylanamaz görünüyor değil mi? Karadzic suçlu, katliamın bir parçası.

Sanatçının uzakları gören gözleri olmalı. Yıllar sonrasına projeksiyon yapabilmeli, olmadan olacakları sezip kötülüklere karşı koyma refleksi geliştirmeli. Mesela Kürt meselesinde sadece silahla netice alınamayacağı görüldüğü ve bilindiği halde, neden kuşatıcı eşitlikçi günlerin feyzi yok sayılsın. Birlik ve beraberlik arzumuz gerçekse neden terör örgütü bizim öğretmenimiz olsun. Hendekleri desteklemeyen kahiri ekseriyetin tümünü hedef alan korkunç söylemler, ırkçı cümleler karşısında sesimizi yükseltmek zorundayız. Irkçılığın yükselmesi mi hizmet edecek birliğe. Asker Amerikanın silahlandırdığı artık buralara ait olmaktan bile çıkmış terör örgütüyle mücadelesini yaparken, bizim işimiz insana değmek, kardeşliği tesis etmek, haksızlıklara işaret etmek. Mağdur olmuş kış günü zor durumda kalmış kardeşlerimizle dayanışmak yardımlaşmak. Sanatın yapması gereken şey asker gibi davranmak değil, tersine zulüm nereden gelirse gelsin daima adaletin yanında yer almak. Güncel siyasetin girdabında mesafesizce boğulmak yerine, daha ilerileri görebilmek ve tıkanan dar geçitlerde yeni yollar açabilmek.  

Sanatın bu işlevini somutlaştırabilir misiniz, örneğin hangi dalı nasıl hizmet edebilir?

- Sinema zihin oluşturma gücü açısından bugün dünyada neredeyse bir numara. Bütün işgallerin fikri alt yapısı sinema ve belgesel diliyle oluşturuluyor. Sinema kurgular yaparak algıları yönetmenin kralı. Dünyadaki iyi-kötü, güzel çirkin, doğru yanlış, değerli değersiz ayrımı ve tanımları burada yapılıyor. Aslında bu dünyada kim güçlüyse tanımlama gücünü de ele geçirmiş durumda. Güç tanımlama hakkına dönüşmüş durumda. İnsanın kendisini tanımlamasına izin verilen bir dünya değil burası. Dışarıdan tanımlanıyorsunuz ve bu büyük bir şiddet. Dünyanın en çok izlenen dizilerine bakın, Amerikan filmlerindeki bütün Kolombiyalılar uyuşturucu satıcısı, bütün zenciler potansiyel suçlu, bütün Müslümanlar insanları imha eden biri ya da kafasının bir yerinde bu fikirle dolaşan  potansiyel terörist.

Peki, insanlar bunun doğru olmadığını algılayamıyor mu, başka bilgilenme kaynakları yok mu?

- Evet, insanların çeşitli bilgilenme kaynakları var gibi gözüküyor; ama en entelektüel zannettiğiniz, bir şeyleri ayırt edebileceğini düşündüğünüz insanlar bile bunu başaramıyor, yoğun mesajların ezici gücüne teslim olabiliyorlar. Bugüne kadar Amerikan sineması bunu başarıyla yaptı. Avrupa sinemasına baktığımız zaman da benzer bir durumla karşılaşıyorsunuz; fakat temel sorun kendimize dair bilgiyi duyguyu ve hakikati nazara verme ve yayma güçlüğümüz. Gençlerin çoğu yabancı dizilerin müdavimi. Allah için ben de izliyorum çünkü iyi iş çıkarıyorlar. Eleştirilecekse kendimizin eleştirisini de biz yaparız diyebiliyorlar mesela. Black Mirror ve niceleri.

Artık hür düşünceyi öne çıkarmak lazım, kim ne der demeden üretme zamanı. Türkiye zor durumda, PKK ile savaşıyoruz, dış güçler aman vermiyor gibi mazeretlerle hür tefekkürü eleştirel aklı ince fikirleri ve duyguları rafa kaldırırsak gelecek diye bir şey olmaz. Zor günlerde ilk ötelenen şey edebiyat ve sanat olursa, en büyük değer milletvekili bürokrat güvenlik uzmanı olmak olarak gençlerin önüne konursa kimse işini şevkle yapamaz. Hakiki manada değer üretmek, ilim yapmak kıymetsiz görülürse millet olarak ayakta kalamayız. Bu manada güzel bir hareketlenme var, iyi işler de yapılıyor. Çok güçlü şiirler hikayeler yazılıyor ve cansiperane çıkan dergiler var. Aynı ülkede ortak kaderle yaşadığımız farklı eğilimlerden yazarlardan da çok kıymetli eserler çıkıyor. Onlar-bunlar ayrımı edebi kamuyu ve millet bilincini yaralıyor ve insanlar gereksiz biçimde radikalleşiyor ne yazık ki. Bu noktada ise hiçbir taraf masum değil.

Son olarak Mecid Mecidi’nin filmine yönelik çok sert eleştiriler olmuştu, siz buna nasıl yaklaşıyorsunuz?

- Mustafa Akad Çağrı filmini çektiğinde çok büyük tepkiler almıştı. Gösterime sokulduğu sinemalar yakılmak ile tehdit edilmişti. Zaten ne yazık ki bir otel odasında bombalanıp öldürüldü, kafasında çok iyi projeler varken. Neticede öyle hassas bir konu ki ne kadar ihtimam gösterilirse gösterilsin, daima üzerinde konuşulacak ve tartışılacak. Bunun ölümcül bir şekilde yapılması, niyetlerin sorgulanması, bir aşağılamaya ithama dönüşmesi doğru olmaz. Akad’dan 40-50 sene sonra biri çıkıp emek vermiş. Dünyadaki önemli âlimlerle görüşüp, kapsamlı bir film platosu kurmak için beş yıl harcayıp, okuyarak çabalayarak Şii ile Sünni dünyayı yakınlaştırmaya da çalışarak bir film çekmiş. Yanlışlar da yapmış olabilir ki ilahiyatçılarımız tarihi hataları usulünce tartışıp konuşacak. Fakat gençlere ne izletelim denilince aklımıza gelen ilk beş isimden biri olan, nice kıymetli filmlere imza atmış bir yönetmen (Mecid Mecidi) art niyetle suçlanmamalıydı. Filmin başında sübjektif bir alandan seslendiğini kendi muhayyilesi olduğunu beyan etmiş zaten. İslam tarihinde hiçbir film, tez, makale, çalışma peygamber efendimizin hayatı hakkında nihai sözü söyleyemez hakikati ben temsil ediyorum da diyemez. Bu şekilde yaklaşırsak Süleyman Çelebi’yi yerden yere vurmamız gerekir, sen Âmine annemiz peygamber efendimizi doğururken yanında mıydın ki hararetinden, cam dolusu şerbetlerden, meleklerden söz ediyorsun? Oysa kalbinden kopup gelmiş bu şiir başımızın tacı yüzlerce yıldır.

Kaynak: dusuncemektebi.com

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA