21 Agustos 2018 Salı

Nazım Hikmet’in söyleyecek sözü, Şeyh Bedreddin’in söylenmiş sözü vardı - Gerçeklik tuzla buz

24-12-2017 20:51 Güncelleme : 12-04-2018 20:30

Nazım Hikmet’in söyleyecek sözü, Şeyh Bedreddin’in söylenmiş sözü vardı - Gerçeklik tuzla buz

Mehmed Mazlum Çelik...

Tarih 19.YY başlarında kendisi bir disiplin olarak ele alınana kadar edebiyat içerisinde bir alt dal olarak değerlendiriliyordu.[1] Öte yandan tarih; edebiyattan ayrılıp kendisi bir disiplin olmasına rağmen edebiyat ile olan bağını hiçbir zaman koparmadı, ondan beslendiği gibi edebiyat içinde de tarih kurmacanın oluşturulmasında önemli bir kaynak olarak kullanılmıştır. Edebiyat bilhassa roman, tiyatro ve şiir dallarında tarih disiplininden çokça istifade etmiş, kurmacanın içerisinde tarihi olaylar ve kişilikler kullanılmıştır.

Nazım Hikmet bir dünya görüşüne sahip büyük bir edebiyatçı olarak edebiyatın sınırları içerisinde tarih disiplininden yararlanmıştır. Seçtiği karakter Simavne Kadısı Şeyh Bedreddin, Nazım Hikmet tarafından bir destan karakterine dönüştürülene kadar Osmanlı Tarihi içinde Fetret Devri olarak nitelendirilen zaman diliminde siyasi nitelikli bir isyana kalkışmış bir din adamı olarak anılmaktaydı. Nazım Hikmet’in destanını kaleme almasından sonra özellikle Marxist tarih anlayışı literatüründe Şeyh Bedreddin hakkında onlarca tarihi eser, birçok şair yeni şiirler[2], roman[3] ve tiyatro eserleri[4] yazıldı. 1980’li yıllara geldiğimiz vakit Şeyh Bedreddin

İmgesi Marksist literatürün kalıplarını kırmış, muhafazakâr edebiyat ve tarih anlayışı içinde de tartışılmaya başlanmıştır.[5]

Nazım Hikmet’in Simavne Kadısı Şeyh Bedreddin Destanı üzerinden edebiyat ve tarih disiplinlerinin birbirlerinden nasıl yararlandıkları, Nazım Hikmet’in tarihi bir şahsiyeti ele alırken gerçekliğe ne ölçüde sadık kaldığı, kurmaca bir esere dâhil ettiği tarihi bir kişiliği kendi ideolojik tezinde nasıl şekillendirdiği tartışma konusudur.

Nazım Hikmet’in söyleyecek sözü, Şeyh Bedreddin’in söylenmiş sözü vardı. İkisi belki farklı kelimeler kullanıyordu; ama aynı sorunlardan mustariptiler. Nazım Hikmet çağını kavramış çılgınlıklar zincirini yırtıp atacak bir soluk arıyor, sözlerinin kendi toprağında karşılık bulmasını arzuluyordu. Oysa kelimeleri bu topraklara çok uzaktı, onun yüreğinde patlayan devrim, zulme başkaldırma arzusu Anadolu’nun yoksul insanı için tehlikeli bir moskof oyunundan öteye gitmiyordu. Bu uğurda hapse düşmüş, bedel ödemişti; ama uğruna dövüştüğü insanlara kavgasını anlatamıyordu. Nazım Hikmet’in sesini ulaştırabilmesi, kelimelerini muhatabına idrak ettirebilmesi için insanların benimseyebileceği tarihi bir şahsiyet bulması ancak Simavne Kadısı Şeyh Bedreddin ile mümkün olacaktı. Nazım Hikmet, Şeyh ile tanışmasını şu sözlerle anlatmaktadır;

İlahiyat fakültesi tarihi kelam müderrisinin 65. Sayfasını açtım yine. Cenevizlilerin sır kâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Bu ses şöyleydi: ‘Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında bulunuyorum.”[6]

Nazım Hikmet’in dünya görüşünü karşısındaki muhatabına en etkili biçimde ulaştırabileceği enstrümanı bulmuş, Şeyh Bedreddin üzerinden kendi kavgasını aslında tam olarak kendisini anlatacaktır. Bundan sonra Bedreddin üzerine yazacağı her satır kendi devrimi ve mücadelesine hizmet edecek, kendisinden yaklaşık 600 yıl önce yaşamış tarihi bir şahsiyeti konuşturmaya başlayacak ve Nazım Hikmet’in mücadelesinin bir neferi olacaktır.

Edebiyat, tarihten faydalanırken bunu çeşitli amaçlarla yapabilir. Bunu yalnızca edebi bir zevk olarak yapabileceği gibi, Nazım Hikmet örneğinde olduğu gibi belli bir dünya ideolojisinin propagandası için de kullanabilir. Nazım Hikmet’in Şeyh Bedrettin’i konuşturmaya başladığı anda Şeyh, tarihin tozlu sayfalarından sıyrılıp yeniden hayat bulmuştur. Nazım Hikmet edebiyatın özdeşim kurma gücünden sonuna kadar yararlanmıştır. Okur, onun satırlarında karşılaştığı Şeyh Bedreddin ile asırlar önce bir isyan neticesinde hayatını kaybetmiş Şeyh Bedreddin arasında büyük farklar bulur. Okur kendisini Şeyh ile özdeşleştirmekte, Şeyh’in kutsal savaşı ve zulme karşı direnişi okuyucunun kendi hayatında da bir bilincin oluşması ve çevresine karşı idrakinin güçlenmesine vesile olacaktır.[7] Bu idrak ve bilincin oluşturmasıyla Nazım Hikmet kendi mücadelesi ve Şeyh Bedreddin ile benzerlikler kurarak kendi ideolojik tezinin okur tarafından da benimsenmesini sağlayacaktır.

Nazım Hikmet tarihi bir kişiliği kendi ideolojik tezinin anlatısında araçsallaştırdığını belirttik. Nazım Hikmet bunu yaparken tarihi gerçekliklere ne kadar bağlı kaldığı ve fikri temayülleri Şeyh Bedreddin’in fikri temayülleri ile ne kadar örtüştüğü ise irdelenmesi gerekmektedir.

Şeyh Bedreddin’in Fikri Temayülü

Tanrı dünyayı yaratmış, insanlara bahşetmiştir. Erzak yiyecekler, hayvanlar toprak ve bütün toprak mahsulleri toplumun müşterek mallarıdır. İnsanlar, yaratılış ve tabiat itibariyle eşittirler. Birinin servet toplayıp biriktirmesiyle diğerleri ekmeğe muhtaç konumadüşmektedirler. Yârin yanağından gayri her şey insanların ortak malıdır. Ben senin emlakine tasarruf ettiğim gibi sen de benim emlakime tasarruf edebilirsin”[8]

 Varidat’ın üzerinde yapılan son araştırmaların hiçbir nüshasında bulunmayan ve Şeyh Bedreddin’e atfedilen bu ifadeler Marksist yazarların Bedreddin ile ilgili yazılarında temel dayanak noktası olmuştur. Nazım Hikmet de olayı bu çerçevede ele almış hatta bunu başlatan kişi olmuştur. Nazım Hikmet’e göre Şeyh toplumcu bir insandır. Bu olayın izahı ancak üretim ilişkilerinin doğurduğu sınıfsal çatışmayla mümkündür. Olay 15. Yüzyılda geçen bir köylü ayaklanmasıdır. Birlikte yaşama coşkusudur. Bir halk hareketidir, düzene başkaldırmadır. Bunlar Nazım için yeterli argümanlardır, artık buradan hareketle öyle bir Şeyh Bedreddin portresi çizilir ki çağları aşan, mekâna sığmayan bir kahraman vardır. Üstelik bu kahraman Nazım Hikmet’in uğruna dövüştüğü değerler ile o kadar ortak paydaya sahiptir ki, Nazım Hikmet ile çağdaş olsa Nazım’ın yerine hapiste o yatacaktır. Nazım Hikmet, kendisine yöneltecek ‘fikri ideolojiyi fazlasıyla ön plana çıkarıp eseri beklenmedik yerde duygusallığa ve ideolojiye mahkûm etmektedir’ eleştirilerini önceden tahmin etmişçesine şu notları kaleme almıştır;

“Şimdi ben bu satırları yazarken, Vay kafasıyla yüreğini ayırıyor; vay tarihsel, sosyal, ekonomik şartları kabul eder amma, yüreğim yine yanar diyor. Vay, vay Marksist’e bakın… gibi laflar edecek olan bazı sol geçinen delikanlıları düşünüyorum… Marksist, bir makine adam, bir robot değil, etiyle kanıyla sinir ve kafası ve yüreğiyle tarihi, sosyal, komple bir insandır.”

Kitabın ilerleyen safhasında ise Bedreddin’in idam sahnesi onun kurmaca bir kişiliğin nasıl fikri bir kahramana dönüşerek esere ve Nazım’ın ideolojisine kaynaklık ettiğine ispat mahiyetindedir;

“Mademki bu kerre mağlubuz

Netlesek, neylesek zaid

Gayri uzatmam sözümü

Mademki fetva bize aid

Verin ki basak bağrına mührümüzü[9]

Fakat burada hem tarihi anlamda hem kurmaca anlamda anlaşılmayan bir nokta vardır. Başından beri hak, adalet ve eşitlik adına kıyama kalkmış olan ya da hak olduğu söylenen ve bundan dolayı etrafına on binleri toplayan Şeyh Bedreddin’in kendi idam kendi idam fetvasına neden mühür bastığıdır. Bu aynı zamanda Şeyhi zındıklık- mülhit diye tanımlayanların tezinin bir kabulü gibi görülebileceği gibi Bedreddin’in kendisinin de isyandan dolayı pişman olduğu manasın de gelebilir. Nazım Hikmet ‘in geçmişi geleceğe uyarlama çabası bunun gibi bazı sorunları beraberinde taşımakla birlikte

Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin’i ele alışında tarihi gerçeklikle yaşadığı problemleri tespit eden diğer yazarlardan biri de Nurullah Ataç’tır. O da Nazım’ın Bedreddin’i ele alış şeklinde sorunlar olduğunu hayatının yalnızca belli bir döneminin kurmacaya dahil edilmesiyle bağlamdan kopartılmış bir gerçeklikten bahsederken su ifadeleri kullanmaktadır;

“Şeyh Bedreddin Destânı’nın, bütün meziyetlerine rağmen, bence bir de büyük kusûru var: eksik; Şeyh Bedreddin ile Börklüce Mustafa’nın hayatlarının yalnız son yıllarını, «action» ve mağlûbiyet yıllarını gösteriyor. O adamların nasıl yetiştiklerini, düşüncelerinin teşekkülünü görmüyoruz; bunun için de kitabı okurken onların şahıslarına değil, ancak şâirin tasvir ve anlatma kuvvetine alâka duyuyoruz. Nâzım Hikmet, Destân’a bir birinci kısım yazarsa, güzel olan eserini mükemmelleştirmiş olur. Bunu hem fikirlerine, hem de kendi şahsına borçludur.”[10]

Nurullah Ataç’ın yaptığı eleştiri doğru fakat eksiktir. Iskaladığı nokta şuydu ki Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin’i ele alış amacı onu etraflıca ve tarihi gerçekliğe bağlı kalarak işlemek değil, kendi tezine hizmet edebildiği ölçüde yararlanmaktır. Nesnellik kaygısı bulunmayan şair, kendi yaratıcı muhayyilesinin peşinden giderek tarihin bütünselci yaklaşımı yerine zihnindekine uygun insan teki ve bir devrimci olarak yeni bir Şeyh Bedreddin inşa etmiştir.

Nazım, Şeyh’te kendini Gördü ve Yansıttı ya Gerçek Şeyh Kimdi?

Şeyh Bedreddin, devlet ideolojisiyle çatışmış ve onun bütün ideolojik aygıtlarına karşı çetin bir savaş vermiştir. Bundan dolayı Osmanlı’nın resmi tarih ideolojisi tarafından hep dışlanmış ve fikirleri tehlikeli bulunmuştur. O devlete isyan etmiş bundan dolayı asılmıştır. Aşıkpaşazade; Şeyh’in kendisini peygamber ilan ettiğini ve müritlerinin isyanının devletin bekasını ciddi şekilde tehlikeye attığını kaydetmektedir.

Şeyh Bedreddin, Osmanlı tarihinin siyasal ve sosyal anlamda en çalkantılı dönemlerinden biri olan Fetret Devri’nde, kimliğinde birbirinden farklı özellikleri bir arada bulunduran bir özellik taşımaktadır. Şeyh Bedreddin, resmî ideolojiye karşı gelmesi dolayısıyla siyasî, bir isyan çıkarmasıyla toplumsal, ünlü bir fıkıh âlimi ve mutasavvıf olmasıyla dinî ve hukukî (Varidat yazarı) açıdan önemli bir şahsiyettir.

Nazım Hikmet’in inşa ettiği şahsiyet onun ruhunun, gönlünün ve zihninin ürünüdür. Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde anlattığı Şeyh Zamani gibi. Hayri İrdal ve diğer karakterlerin bire bin katarak anlattığı Şeyh Zamani üzerine birçok haber, araştırma ve kitaplar yazılır. Hatta geriye dönük olarak tarih Şeyh Zamani için yeniden tasarlatılıp yazılmaya başlanır oysa Şeyh Zamani diye bir karakter tarihte hiç olmamıştır. Nazım Hikmet’in Şeyhi ise tarihte yer alsa da bir kişilik olarak; onun tasavvur ettiği gibi devrimci bir mücadele fikriyle toplumcu bir siyaset güttüğü mevzuu tartışmalı bir alandır. Sonrasında Nazım’ın Şeyh’i üzerine yazılan çoğu Marksist tarihi ideolojisine dayanan vesikaların geçerliliği de başka bir tartışma konusudur.

 



[1]Suçkov, Boris. Gerçekliğin Tarihi. İstanbul: Doruk Yayınevi, 2009 Syf.63-70

[2]Yavuz, Hilmi. Büyüsün Yaz. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1992.

[3]Toy, Erol. Azap Ortakları. İstanbul: Cumhuriyet Yayınları, 2008.

[4]Asena, Orhan. Toplu Oyunları 3 / Simavnalı Şeyh Bedreddin-Atçalı Kel Mehmet-Tanrılar ve İnsanlar (Gılgameş). İstanbul: Mitos Yayınları, 2010.

[5] Yüksel, Müfid. Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin. İstanbul: Yarın Yayınları, 2002.

[6] Nazım, Hikmet. Simavne kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı. İstanbul: Dost Yayınları, 1968. Syf.226

[7]Felski, Rita. Edebiyat Ne İşe Yarar. İstanbul: Metis Yayınları, 2010. Syf. 74 -88

[8] Eyüpoğlu, İsmet Zeki.Şeyh Bedreddin ve Varidatı. İstanbul: Derin Yayınları 1988, Syf.45

 

[9] Age. Syf. 257

[10] GÖLPINARLI, Abdülbâki. SIMAVNA KADISİOĞLU ŞEYH BEDREDDİN. İstanbul: Eti Yayınevi, 1967. Syf 9-10-11

 

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA