15 Aralik 2017 Cuma

Mevlana operası / Mehdi Genceli

05-12-2017 01:21 Güncelleme : 05-12-2017 01:21

Mevlana operası / Mehdi Genceli

Marmara Üniversitesi Kafkas Dil ve Kültürleri Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Mehdi Genceli “Türkiye ‘alınız ilmini garbın, alınız sanatını’ düsturunu farklı anladı. Batı’yı olduğu gibi olduğu gibi almaya çalıştı. Gerçek anlamda taklit etti” diyor.

Mehdi Genceli - Karar

Geçen gün Karar gazetesinde gördüğüm bir manşet dikkatimi çekti. “Operaya Mevlana da Aida kadar yakışır” diyordu verdiği röportajda Tevfik Akbaşlı.

Ne demek bu, efendim? Fehmetmek için birkaç kez okudum, bir süre de düşündüm doğrusu. Aida’yı gözüm ısırıyor bir yerden, bizim mahallenin kızı olmalı, ama Mevlana ile operayı imtizaç hâlinde görünce aklım şaştı, nutkum tutuldu, beyim! Bu başlığı görenlerin büyük çoğunluğu, anlama cehdi göstermeyip üzerinden transit geçmiş olmalı. Anlayanlar da “Mevlana’dan opera mı olur canım, yok daha neler” deyip sayfayı çevirmiştir muhtemelen. Ama ben onlar gibi yapmadım. Anlamaya gayret ettim, anlamlandırmaya çalıştım.

Kabul edelim ki Mevlana Operası tarzı tamlamalar, bizim literatüre mugayir terkiplerdir. Biz bu kabilden birliktelikleri flört addeder, evlilikten saymayız. Klasik tabirle, toplum henüz hazır değildir buna. Petrol, doğalgaz gibi kıymetli yeraltı kaynaklarımız maalesef yok ama zengin bir fikrî altyapımız, paha biçilmez bir kültür birikimimiz var. İtiraz eden, aksini düşünen varsa buyursun düelloya. Var olmasına var, evet, ama bu hammaddeleri hakkıyla işleyecek modern tesisler, muasır fabrikalar kuramadık henüz. (Cümle sonundaki “henüz” kelimesi, ileriye dönük bir umut telkin ettiğini fark etmiş olmalısınız) İnşaat ve siyaset sektöründe elde ettiğimiz üstün başarıyı, kültür sahasına kaydıramadık ne yazık ki. Seri kültür üretimi gerçekleştiremedik. Özel imalâthanelerde becerikli zanaatkârlarca birkaç başarılı eser mamul olmadı değil, oldu tabii. Fakat bunlar da sadece mahalle esnafı tarafından kabul görüp umuma açılamadı, genel kabul görmedi. Özetle işlek bir pazar oluşmadı, bilinçli bir tüketim alışkanlığı husule gelmedi. Yunus Emre Oratoryosu, Muhteşem Süleyman Operası, Kösem Sultan Balesi, Hürrem Sultan Tiyatrosu gibi birliktelikler, eğreti bir düalizm görüntüsü vermekten kurtulamadı gitti. Filmlerini de yapamadık. Dizilerine bile daha yeni alışmaktayız.

Sesim, olağandan olağanüstüne uzanan çizginin epey ilerisinde mukarrer. Türküleri ustalıkla terennüm eder, keyfim teşrif edince makam bile söylerim. Mâzide piyano kursuna gitmişliğim, akordeon kucaklamışlığım vardır. Nefesim uzun soluklu ve kuvvetlidir. Bu sayede bir müzik âleti kullanıyor gibi ıslık çalabiliyorum. Ama bunlar beni müzik ve sanat konusunda otorite yapmaya yetmiyor tabii… Ben yine de iri kelimeler kullanıp ahkâm kesmeye çalışacağım. Ahkâm kesmek için otorite olmaya da gerek yok zaten…

Azerbaycan Türkleri Batı kültürünü alıp işleme ve millî meta yapma konusunda Türkiye’den birkaç fersah ileride. Sovyet kültür mekanizmasının bu işteki katkısı yadsınamaz, ama bununla sınırlı değil tabii, evveliyatı var. Genel bir Rus tesiri ve sanata olan ezeli yatkınlık dersek daha isabetli bir teşhis olur sanırım. Ahundzade, Şinasi’den önce altı tane tiyatroyu yazıp bitirmişti. Dâhi bestekâr Üzeyir Hacıbeyli, Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’undan opera yaptığında takvimler 12 Ocak 1908’i gösteriyordu. Horozlar uyanmamış henüz, Sovyet doğmamış. Ömer Seyfettin de “Azeri kardeşlerimiz Avrupa ilmine, Avrupa edebiyatına bizden çabuk hulûl ettiler. Biz Osmanlı Türkleri medenî telakkiler, ilim, bilhassa fen hususunda Azerbaycanlı kardeşlerimizden çok gerideyiz” diyordu 1920’de yazdığı bir makalesinde. Aynı yıllarda Azerbaycanlıların sahneye koyduğu oyunları izleyen Reşat Nuri (Güntekin) de onların Batı telakkisini millileştirme konusundaki başarısından ve tiyatro hususunda Türkiye’yi geçmesinden bahsediyordu.   

Bugün herhangi bir Azerbaycanlı, Leyla ile Mecnun OperasıYedi Güzel BalesiBin Bir Gece BalesiKöroğlu UvertürüFuzuli KantatıŞur Senfonik Makamı gibi terkipleri duyduğunda yadırgamadığı gibi bunları kendi öz evladı olarak görüyor, severek dinliyor, zevk alarak izliyor. Bugün Azerbaycan’da yediden yetmişe herkes Fuzuli’nin “beni candan usandırdı, cefadan yâr usanmaz mı” mısraıyla başlayan gazelini ezbere bilir. Bu mısra, kulağa okunan doğum ezanı gibi her bir Azerbaycanlının kulağında çınlanır durur. Bunu sağlayan ise şair Fuzuli’den çok bestekâr Üzeyir Hacıbeyli’nin Leyla ile Mecnun Operası’dır. Güncellenmiş kültür öğesidir yani.     

Azerbaycan’ın kültür ve sanattaki başarısından söz edince komplo teorisyeni bazı dostlar derin bir esrarı çözmüşçesine “Sovyet, siyasetle ilgilenmeyesiniz deyü sizi sanata yönlendirdi. Aslında Sovyetlerin uyguladığı sinsi bir plandı bu. Biz biliyorduk bunu ama arada malum demir perde olduğu için ikaz nidamız ulaşmıyordu size” derler. Ben de bu heyecanlı arkadaşlara şöyle cevap veriyorum: Ya hu, kötü mü yaptı yani? Daha ne olsun! Sovyetlerin yaptığı en hayırlı iş sanata yaptığı yatırım oldu. Münkir olmasaydı sanattan kazandığı sevapla cennete girerdi kesin. Sen siyasetle uğraştın da ne oldu sanki, başın göğe mi erdi? NATO’yu dize getirip Varşova Paktı’nın anasını mı ağlattın? Senin siyasetten anladığın, siyasîlerin adını üniversitelere vermek. Yenişehirli Avni Efendi gibi bir mütefekkirin adı ise edebiyat tarihin kitaplarından silinecek nerdeyse. Siyasete ve inşaata yaptığın yatırımın cüzi bir kısmını sanata aktaraydın da Mithat Cemal’i esas alıp Akif’in hayatını çekeydin. Bir Akif filmin var mı? Üç İstanbul’u demiyorum, bari Ruh Adam’ın, Kürk Mantolu Madonna’nın filmini yapaydın. Alparslan’a dair neyin var peki? Olmasa daha iyi, boş ver. Olsa ne olacak sanki. Fatih filmini hatırlayan mı var? Karşı taraf Anna Karenina’yı kaç kez film yaptı biliyor musun? Soruyorum ama ben de bilmiyorum fakat üç farklı Anna Kareninaizlediğimi gayet iyi hatırlıyorum. Kültürü “asrın idraki”ne uygun şekilde güncellemen lâzım. Ama evvela asrın idrakini anlayacaksın tabii… 

“Alınız ilmini garbın, alınız sanatını” düsturunu Türkiye ile Azerbaycan farklı anladı, mamafih farklı uyguladı. Türkiye Batı’yı olduğu gibi almaya çalıştı. Değiştirmeden, el sürmeden… Gerçek anlamda taklit etti. Batıdan aldığı kelimeleri bile orijinal yazdı, Türkçe okunuşunu esas almadı. Azerbaycan ise batıdan aldığı sanata millî bir kisve geçirdi. Kendi çiçekli donundan giydirdi ona. Neticede mutlu bir izdivaç hâsıl oldu. Mirze Fethali Ahundzade, Cimri’yi Ahmet Vefik Paşa’dan on beş yıl önce millîleştirdi, daha başarılı bir şekilde hem de. Moliere’in Cimri’si Ahundzade’nin himmetleriyle Hacı Kara’ya dönüştü, millî bir karakter oldu. Hacı Kara’nın Fransa’dan ithal olduğuna kimseyi inandırmazsınız artık, bin şahit gelse ikna edemez sizi. Fransız’dan Hacı mı olur bir kere?

Hiçbir taklit aslı kadar sahici olamaz. Sentez yapmalı, beyler, sentez!

On ikinci yüzyılda yaşamış hemşerim Genceli Nizami, eserlerini Farsça yazmıştı. Hamsesi Sovyet zamanında usta şairlerce nazmen tercüme edildi. Halk (evet halk, sadece aydın zümre değil), Sırlar Hazinesi’ni, Leyla ile Mecnun’u, Yedi Güzel’i, Hüsrev ile Şirin’i, İskendername’yi Türkçe okudu. Böylece aslî kimliğine rücu etti Nizami. Türkleşti, Fuzuli gibi millî şair oldu. Gara Garayev de bu Yedi Güzel’den “millî vals” inşa etti. Dinleyin bu parçayı lütfen. Ruhunuz dans etmezse bilet paranız iade... 

Giuseppe verdi, biz aldık anlayışından vazgeçelim. Aida’yı İtalyanlar bizden daha iyi seslendirir kuşkusuz. Davet ederiz, gelip gösteri yaparlar, gider izleriz. Millî operalar besteleyelim biz. Operanın millîsi olmaz demeyin ama, rica ediyorum. Bal gibi de oluyor. Azerbaycan’da bizzat gördüm, şahsen yaşadım ben. “Katılım” ve “banka” gibi iki zıt unsurdan terkip yapmayı başardık, Mevlana ile operadan mı yapamayacağız? “Opera olmadan yaşayamaz mıyız” da demeyin lütfen. Ne varsa alıyoruz zaten, almaya mecburuz. Aldıklarımızı millîleştirelim bari.

Çok sesli müzikte bir gizem var, bu kesin ama biz bu düğümü çözemiyoruz henüz. Batı’nın esrarı çok sesli müzikte saklı, biliyorum. Biraz daha geliştireyim kendimi, yazacağım bu konuyu da, bekleyin. Biz şimdilik Mevlana Operası’na başlayalım hemen. Ha gayret! Cumhurbaşkanımız müjdeyi verdi geçenlerde. İki yıl sonra İstanbul’da muhteşem bir opera binasına kavuşacağız inşallah. 2019’da tamamlanacak olan yeni opera binasını, Mevlâna Operası ile açsak fena mı olur yani?

Az daha unutuyordum. Karabağ adına, muhteşem koreografi için teşekkür ederim. Etkileyiciydi gerçekten, gözlerim yaşardı. Dikkat edin lütfen, duygusal adamım ben. “Ağlarım, ağlatamam…”

kaynak: Karar

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA