19 Ekim 2017 Perşembe

Ali Bayramoğlu yazdı: İyi ki bu topraklardan gelip geçti...

09-10-2017 07:17 Güncelleme : 09-10-2017 07:17

Ali Bayramoğlu yazdı: İyi ki bu topraklardan gelip geçti...

Ali Bayramoğlu geçen ay aramızdan ayrılan Şerif Mardin’in sosyal bilimler literatürüne katkılarını, kendinden sonraki akademisyenler kuşağına bıraktığı nesnel bilim anlayışını yazdı.

Ali Bayramoğlu - Karar

Bizi bir araya yayıncı Mustafa Küpüşoğlu getirmişti. Bugün üçü de aramızda olmayan Ahmet Cemal, Ahmet Güngören, Arda Denkel’le birlikte bir dergi projesine girişmiştik. “Siyaset ve Siyasal Düşünce” bölümünün editörlüğünü ben yapıyordum. Uzun hazırlıklar sonunda dergi, “Dün ve Bugün Felsefe” adıyla 1985 yılının Nisan ayında çıktı. Dergi için çok hevesliydik. Ne var ki pek çok benzeri gibi çok kısa ömürlü oldu, sadece 1 sayı çıkabildi. Ancak bir çeviri ve bir söyleşi üzerinden yıllarca referanslarda yaşamaya devam etti.

Dergide Şerif Mardin’in “Türk Siyasasını açıklayabilecek bir anahtar: Merkez-Çevre ilişkileri” başlıklı ünlü makalesinin ilk Türkçe çevirisi yer alıyordu. Bunca yıl sonra hala, Türk siyasal sosyolojisini kavramak için temel metinlerden biri olan bu makalenin İngilizcesi, çevirisinden 12 yıl önce 1973’te yayınlanmıştı.

Yayınlanmasıyla birlikte makale çeşitli derlemelerde yer almaya, yabancı kaynak bulmanın zor ve pahalı olduğu bir devirde öğrencilere ulaşmaya başladı. Gerek bu derlemelerde gerek daha sonra İletişim Yayınları’ndan çıkacak Mardin’in toplu eserlerinde yer alan çeviri, o dergide yayınlanan metindir. Makalede, çevirmen olarak Şeniz Gönen adı geçer. Başka çevirilerinde de aynı takma ismi kullanmışmıydı bilmiyorum, ancak çevirmen bir dönemin ünlü denemeci ve felsefecisi, Sartre’ı ve varoluşculuğu Türkiye taşıyan ilk isimlerden birisi olan, 2005’te vefat eden değerli Selahattin Hilav’dı. Marksist geleneğin entelektüel isimlerinden Hilav, bu makaleyi çevirmeyi özellikle arzu etmiş, Mardin de bundan özellikle memnun olmuştu. O dönem için anlamlı bir buluşmaydı bu.

Bu makalenin yanında dergide Mardin’le yapılmış bir söyleşi de kalıcı oldu. Hocayı nasıl, kimin ikna ettiğini hatırlamıyorum, ama heyecanımı, söyleşiye hazırlanmamı, elimdeki kitap ve makalelerini tekrar satır satır okumaya çalıştığımı gayet iyi anımsarım. 20’li yaşların sonlarında, üniversitede asistandım. Sevgili dostum antropolog Ahmet Güngören’le birlikte köhne bir büronun üçüncü katında Mardin’le ilk kez karşılaştım. Şerif Hoca, sorulardan ve söyleşinin gidişinden memnun kalmış olmalı ki, yarım saat için geldiği sohbet üç saat sürdü. Mardin’in öyküsünü ve Osmanlı-Türk geleneğinin kimi yönlerini konu alan bir söyleşiydi bu. “Şerif Mardin ile Din ve Devlet Sosyolojisi Üzerine Söyleşi” başlığıyla yayınladı. Akademik çevrelerde epey tartışıldı. Mardin’in söyleşi hakkında tam olarak ne düşündüğünü ise, ancak yıllar sonra, İletişim Yayınlarından toplu eserlerini yayınlarken, bu söyleşiyi eserlerinin arasına katmasıyla anlamıştım.

Şerif Mardin üniversite sonrası karşıma çıkan dört önemli isimden biriydi. Diğer üçüyle yakınlaşma, yakın çevresinde bulunma ya da çalışma imkanım oldu. İstanbul Siyasi Bilimler Fakültesi’nin kurucu dekanı Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya bunlardan ilkiydi. Fakültenin ilk asistanı, daha doğrusu Tunaya’nın o fakülteki ilk asistanı olmuştum. Gerek fakültede, gerek Türkiye’de Siyasi Partiler kitabının son baskısını hazırlarken evinde aylarca yanında olduğum Tarık Hoca’dan, Mete Tunçay’ın “hepimiz kanatlarının altından çıktık” dediği bu büyük hocadan kısmen feyz alan son kuşaktanım herhalde. 12 Eylül darbesinde Tarık Hoca fakültenin pek çok diğer öğretim üyesiyle birlikte 1402’lik oldu ve üniversiteden uzaklaştırıldı. Tarık Hoca, Yaşar Gürbüz’ün yanına gitmemi istedi. İktisadi ve İdari İlimler Akademisi’nde, Yaşar Hoca yanında, markizmin, pozitivizmin, saha çalışmalarının abidelerinden Prof. Dr. Mübeccel Kıray’la böylece tanıştım. Kıray beni sever, aldığım Fransız üniversite eğitiminin ona göre olumsuz etkilerini kırmak için terbiye etmeye çalışırdı. Asistanı olmamama rağmen doktora derslerine yanında götürdüğünü iyi hatırlarım. Üçüncü isim Bülent Tanör’dü. Tanör benden 16 yaş büyüktü, bana biraz ağabey, biraz arkadaş, biraz hocaydı. Metot üstadı bu anayasa hukukçusu, solcu ve kemalist damardan gelen hukukçuların en parlaklarından biriydi. Evinden çıkmazdım o günlerde.

Yöntem, bilgi, tarih, teori açısından hepsinden öğrendiklerim oldu. Ancak beni en çok etkileyen hiç tanımadığım, diğer üçünün soru işaretleriyle karşıladıkları, dudak büktükleri Şerif Mardin olmuştu. Örneğin Kıray, Mardin’i “sosyal değişimi reddeden, değişim karşıtı sosyolog” olarak tanımlardı. Şerif Hoca’nın benim gibi gençler için tılsımı da aslında buldu. Bir yerden bir yere nasıl gidildiğini, bir dönemden döneme nasıl geçildiğini değil, önce o yeri ve yerleri merak ediyordu. Orada duruyor, içine, kıvrımlarına bakıyor, orayı, oranın geleneği, mantığı ve dilini ihmal etmeden anlamaya çalışıyordu. İlerleme fikri, ilermenin etapları, bunların test edilmesinden oluşan, sorusu ve yanıtı belli, anlamı sınırlı “bilimsel yaklaşımlar”a soğuk duruyordu.

ÜÇ MİTOS

Mardin, Foucault’ın 1968’de “Kelimeler ve Şeyler” yayınladığı günlerde Sartre’a verdiği yanıttaki işi Türkiye’de sahada başarmıştı. Hakim kemalist, marksist, kurumsal yaklaşımların beslediği ilerlemeci toplum ve tarih anlayışı havuzunun mitoslarına çalışmalarıyla dokunmuştu.*

Tarihin bir aşamasından bir başka aşamasına geçişin koşullarına yoğunlaşan bir anlayışa hiç yakın olmadı, bu anlamdaki “süreklilik mitosu”nun izini hiç sürmedi. Toplumu sadece bu süreklilik içinde anlamaya çalışan, sürekliliği ise insan özgürlüğünün kaçınılmaz ve doğrusal ilerleyişine indirgeyerek tarif eden “mitosu” hiç anlamlı bulmadı. En nihayet zihniyeti, kültürü, değerleri, kimi evrensel toplumsal ve ekonomik formların belirlediği varsayan “mitos”dan da uzak durdu.

Mardin, hakim dalgaya soğuk durmakla kalmadı, onu ters yüz eden etkili bir sosyoloji geliştirdi. Osmanlı düşünce tarihi, Osmanlı-Türk modernleşmesi, zihniyet meselesi, din sosyolojisi, bilgi sosyolojisi, hangi konuya el atarsa atsın, (ki bunlar bugün bir zincirin halkları gibi, birbirini takip eden, felsefeye tarihe, sembolizmden epistemolojiye uzanan ve nihayet kendi içinde anlamlı bir bütün oluşturan bir çevreçevede karşımıza çıkar) hemen hepsinde, “subjektif” alan ve yöntemi mesele yaptı. Bu alanın onun ürünlerini, onları üreten dimağı, bu dimağı belirleyen tarihsel ve kültürel unsurları, kendisine haslıkları içinden, ancak kendisine haslığın, tarihselci ya da kimlikçi tuzağına düşmeden, mesafeyi koruyarak, evrensel kavramlarla ve araçlarla anlamaya çalıştı.

Onun için Weberci derler, hatta “Mardin Türk Weber’idir” şeklinde tanımlayanlar oldu. Belki.  Anlamaya Weberci bir yöntemle girişti. Sosyolojiye bir ilişki yumağı olarak baktı, ilişkilerde kişilerin eylemlerine o kişilerin verdiği anlamı, bu anlamı üreten referansları, değerleri kavramaya çalıştı. “Neden başörtü takılır” değildi sorusu. Suali şuydu: “Tesettürlünün ve çevresinin ona verdiği anlam nedir”. Tesetttürü ve inancı tarihsel ilerlemenin belli bir aşamasına yerleştirerek açıklama fikrini bu çerçevede elinin tersiyle itti. Ama Weber’in toplumsal ve ekonomik formlardaki geçişlerin nedenlerini sorgulayan, bunun, dolayısıyla tarihin itici gücü olarak rasyonalleşmeyi merkez alan bakışından uzak durdu. Montesquieu’den Weber’e, Langer’den Cassirer’e, Dahl’dan merkez-çevre kavramını ödünç aldığı Shils’e, kültürün psiko-dinamiği olabilir mi, kişilik ve kimlik arasında geçişler var mıdır sorusuyla Erikson’a kadar, karşısına çıkan anlamlı bulduğu tüm yöntemleri ve araçları “anlamak” için kullandı ve denedi. Ama hiç birinin parçası olmadı. Soruları, merakı ve derinliği ve, onu felsefi, angajmanlardan uzak tuttu.

MERAK VE DERİNDEKİ ÇEKİRDEK

Mardin pek çok söyleşinde sık karşılaşacağınız cümle şuydu: “Tamam öyle ama bunun arkasında ne var, bunun ötesine geçebilir miyiz acaba?”. Onu tanımlayan merak, soru ve derindeki ana çekirdeğin arayışıydı. Yaptığımız o söyleşide peşinde koştuğunu şöyle tanımlamıştı: “Benim işim insanın kültürden aldığı araçlarla kendisini nasıl insan 
yaptığını anlamak…”

Mardin bu arayış çerçevesinde Türk toplumu ve siyasetinin temel ve kurucu çelişkisini en net ve kalıcı tanımlayan isim oldu Bu ülkede, “dindar-muhafazakâr” ve “seküler-laik” cemaatler 150 yıldır, gerek varlıkları gerek ilişkileriyle belirleyici rol oynarlar. Biri toplumun merkezine konumlanmıştır, diğeri çevresinin oluşturur. Bu iki büyük cemaat birbirlerini yaşam biçimlerine tehdit olarak görür, uzlaşmaz iki değer sistemini temsil ettiklerini düşünürler. Kah iktidar, kah siyaset, kah gelenek üzerinden kendi alanlarını ötekinin aleyhine, keyfi biçimde genişletmeye çalışırlar. Bu iki farklı tasavvur bu yolla ve birlikte, siyasi ruhumuza yıllar yılı cemaatçi bir siyasi kültür zerk etmişlerdir. Kimlikçi algılar, keskin doğrular, bu nedenle biraz da kader gibi, siyaset anlayışımızın temelini oluşturur.

45 yıl önce yayınlamış “çevre merkez makalesi” bugün hala güncelliğini bu nedenle korur.

Şerif Mardin bu ülkede akademik çalışmalarda düşünce kodları ve hakim paradigmayı yerinden oynatan kişi oldu. Onu tanısın tanımasın, bir kaç nesil onun öğrencileri olup, onun açtığı yoldan yürüdü. İyi ki, bu topraklardan gelip geçti.

 

* Foucault der ki, her kim bu mitoslardan birisine dokunursa “tarihe tecavüz, tarih karşıtlığı” çığlıkları yükselir. Mardin’in karşılaştığı “değişim düşmanı, tutucu” “eleştirileri” de bu çığlıklardandı.

Kaynak: Karar

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA