17 Agustos 2017 Perşembe

Tembellik iltifata tabidir-Yusuf Ziya Cömert

21-04-2017 07:46 Güncelleme : 21-04-2017 07:55

Tembellik iltifata tabidir-Yusuf Ziya Cömert

Hem kendi hayatımda, hem memleketin hayatında her baktığım yerde görüyorum tembelliği. Gazetelere, televizyonlara bakın. Üniversitelere bakın. İlim hayatımıza bakın. Sanatçılarımıza, edebiyatçılarımıza bakın. Hatta sporcularımıza bakın. ‘Marifet iltifata tabidir’ diye meşhur bir sözümüz var. Şu anda neyin iltifat gördüğünü düşünün. İlim adamlarımız bile, ilime değil, iltifat gören şeye daha çok meylediyor. İlim yerine slogan. Bazen, ilim adamı sıfatıyla ekrana çıkan insanları izlemeye çalışıyorum. Yok! Çalışma mahsulü bir söz, bir bilgi yok. Çuvallar dolusu laf.

Önümde iki kitap var. Biri ‘Tembellik Hakkı.’ Yazarı, Paul Lafargua. Karl Marx’ın kızı Laura’yla evlenmiş, yani Marx’ın damadı. (Kırmızı Kedi.)
 
Öteki kitap da “Erteleme Sanatı.” (John Perry, Sel.)
 
Kitapların adına bakarak, “Bunları okumaya lüzum yok, biz zaten tembellik hakkımızı kullanıyoruz, erteleme sanatını da pek güzel icra ediyoruz” derseniz, haklısınız.
 
Ben, “Enteresan kitaplar. Keyiflidir herhalde” deyip okudum. Bir yıl kadar önce.
 
Bir hafta sonu yazısı çıkar bunlardan diye de düşündüm.
 
Sonra, ‘erteleme sanatı’mı bu kitaplar üzerinde icra ettim. Yani yazmadım.
 
‘Tembellik Hakkı’ haklı bir kitap ve tembellikle alakası yok.
 
Avrupa’da, kompradorların çoluk çocuk kadın erkek insanları günde 18-20 saat boğaz tokluğundan daha kötü şartlarda çalıştırdığı bir devirde yazılmış.
 
Adamın ana fikri şu: Oğlum, çalışsanız haliniz berbat, çalışmasanız da! O halde yaşasın tembellik:
 
Erteleme sanatını ise, herhalde John Perry, kendi tembelliğini anlamlı göstermek için yazmış.
 
Şimdi, tembellik yazmak niyetinde değilim. Aksine, ‘çalışmak’tan bahsetmek istiyorum. Kendimi ‘tembel’ bulmama rağmen.
 
Çünkü, hem kendi hayatımda, hem memleketin hayatında her baktığım yerde görüyorum tembelliği.
 
Gazetelere, televizyonlara bakın.
 
Üniversitelere bakın. İlim hayatımıza bakın.
 
Sanatçılarımıza, edebiyatçılarımıza bakın.
 
Hatta sporcularımıza bakın.
 
‘Marifet iltifata tabidir’ diye meşhur bir sözümüz var.
 
Şu anda neyin iltifat gördüğünü düşünün.
 
İlim adamlarımız bile, ilime değil, iltifat gören şeye daha çok meylediyor.
 
İlim yerine slogan.
 
Bazen, ilim adamı sıfatıyla ekrana çıkan insanları izlemeye çalışıyorum. Yok! Çalışma mahsulü bir söz, bir bilgi yok.
 
Çuvallar dolusu laf.
 
İlahiyatçısı, sosyoloğu, tarihçisi, hukukçusu, hepsi öyle.
 
İstisnaların elinden öperim. Ama gördüğüm kadarıyla o istisnalar ortalığa pek çıkmıyor. Her tarafta slogancılar, şarlatanlar kol geziyor!
 
Ama en azından toplumun büyük kısmının işi gücü var. İşi olmayanların da mazereti var: İş vardı da biz mi çalışmadık?
 
Öyle değil.
 
Bizim yaptığımız şeyin çalışmak değil bir tür geçinmek olduğunu görmek için doğru örneklere ihtiyacımız var.
 
Sefer Turan’ın Prof. Fuat Sezgin’le yaptığı ‘Bilim Tarihi Sohbetleri’nde ölçülebilir bir örneğe rastladım.
 
Fuat Hoca, 6 ay süreyle günde 17 saat çalışarak 30 ciltlik Taberi Tefsiri’ni okumuş. Bunu, Arapça öğrenebilmek için yapmış.
 
Söyleşi yapıldığı sene (2012) 82 yaşında olan Hoca, Sefer Turan’ın “Günde kaç saat çalışıyorsunuz” sorusuna şu cevabı veriyor:
 
“Şimdi tembelliğe başladım. Eskiden 17 saat çalışabiliyordum. Şimdi 3-5 saat azalttık.”
 
Var mı böyle tembellik?
 
Piyasada, Fuat Hoca’nın anlattığı şekilde bir çalışmanın, bir emeğin mahsulü olan bir mahsul, maalesef görmüyorum.
 
‘Ne var ki çalışacak? Çalış çalış, ne bulacaksın?’ sorusu saçma görünse de, bir an için ciddiye alalım.
 
Son aylarda Muhammed Abid el-Cabiri’nin birkaç kitabını okudum. Okumaya da devam ediyorum.
 
Arap-İslam Siyasal Aklı,  Arap-İslam Aklının Oluşumu, Arap-İslam Kültürünün Akıl Yapısı (Kitabevi Yayınları). Bunların ilk ikisini bitirdim, üçüncüsünü yarıladım.
 
İslam dünyasında Cabiri gibi bir entelektüelin mevcut olmasına sevindim. (2010’da vefat etmiş.)
 
İslam’ın ilk yüzyıllarındaki siyaset hakkında bir çok yeni bilgi edindim.
 
O dönem Müslümanlarının ilmi, felsefi çalışmaları hakkında daha ziyade fikir edindim.
 
Dil ile felsefe, dil ile fıkıh, dil ile kelam arasında bir ilişki seziyordum, bu ilişkiyi gözlerimle gördüm.
 
Bu alanlar, bizim ilim adamlarımız için tamamıyla bakir. Kimse elini sürmemiş.
 
Cabiri’nin kitaplarında mesela Matüridilik hemen hemen tamamen eksik bırakılmış.
 
Bizimkiler birbirlerini sapıklıkla suçlayacaklarına biraz çalışsalar, eksik bırakılan alanları tamamlasalar ne olur?
 
Hiç lüzum yok!
 
Cabiri’ye sapık dersin, böylece kendine geniş bir tembellik alanı üretirsin. Üretmekse, bu da üretmek, değil mi?
 
(Kitaplarla ilgili yazılmaya değer mevzulara uygun bir zamanda girerim inşallah.)

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA