28 Haziran 2017 Çarşamba

Doğudan yükselen nefret modeli-Akif Emre

20-04-2017 08:35 Güncelleme : 20-04-2017 08:40

Doğudan yükselen nefret modeli-Akif Emre

Çin hükümeti, Müslüman azınlıklara dolaylı yollardan değil doğrudan ve cebren uyguladığı devlet politikaları ile baskı uyguluyor.. Özellikle Çin asıllı olmayan Müslümanlara, Uygur Müslümanlarına yönelik baskıcı politikalar hiç eksik olmadı. Bu zamana kadar siyasi rekabet nedeniyle kızıl Çin'in Uygur Türklerine uyguladığı baskı ve asimilasyon politikaları insan hakları bağlamında Batı'dan eleştiri alıyordu. Hatta zaman zaman siyasi baskı aracı olarak kullanılabiliyordu. Artık yerkürenin doğusu ve batısı Müslüman karşıtlığında aynı yöntem ve uygulamalarda buluştu. Batıda yavaş yavaş oluşturulan tehdit algısı ile Müslümanlığı kamusal alanda görünür olmaktan çıkaran yasalar yürürlüğe konuyor.. Beş yıl önce hayal edemeyecek kısıtlamalar yasal hale geliyor.. Başörtüsü yüzünden işten çıkarmayı hak sayan karar, nefret duygusunun bu genel tehdit algısına dönüşmüş şekli… Çin'de toplumsal mekanizmalar bu derece hassas olmadığı için tarihsel deneyimine uygun olarak kaba ve şiddet uygulayarak benzer kararları devreye sokuluyor.

Batılıların sömürgecilik deneyimi onlara güç ve iktidarın elde edilmesi ve sürdürülebilmesinin incelikli yöntemlerini de öğretti. Mesela İngilizler nüfuslarının kat kat fazlası toplulukları sömürgeleştirmeleri ve bunu hala dolaylı yollardan sürdürebilmelerini geliştirdikleri iç siyasete borçlular. İngiliz siyasi aklı en olumuz ortamda bile alacaklı olmalarını, güçle elde edemeyeceklerini masa başında kazanmalarını sağladı. Farklılıkları olmakla beraber Avrupalıların hemen hepsinde böylesi bir siyaset refleksi gelişti.
 
Rus sömürgeciliği de belki daha kanlı ve sert bir tahakküm tarzıdır. Bunu Sovyet İmparatorluğu döneminde de sürdürdüler.
Daha uzakta içe kapalı bir imparatorluk kuran Kızıl Çin tümüyle farklı yöntem geliştirdi. Kadim dönemlerden itibaren içe kapalı bir medeniyet olarak varlığını sürdüren Çin kültürünün öteki ile ilişkisi sert ve dışlayıcı oldu. Batılıların saldırılar karşısında içe kapanmışlığın kırılgan dokusu toparlanma döneminde benzer sertlikte olması kaçınılmazdı. Kızıl Çin'in hinterlandındaki bölgelere doğru yayılması içe kıvrık bir uygarlığın farklı olanla ilişkilerinde dışlayıcı, ötekileştirici siyasetlerin uygulanmasıyla ortaya çıktı.
Sömürgecilik ve sonrası Batılıların farklı kültürlerin kıtaya taşınması karşısındaki tutumları ile Çin gibi Asyalı içe kapalı sert savunma refleksi olan bir uygarlığın tepkileri arasında önemli farklılıklar ortaya çıkması kaçınılmazdı. Batı Avrupalılar üstünlük duygularını terk etmemek kaydıyla en azından geçirdikleri siyasal, toplumsal dönüşümlerin ve Batılı anlamda özgürlükçü politikalar sonucu daha çoğulcu anlayışı benimseyeceklerdi.. Yasal ve toplumsal konsensüsü olarak çoğulculuğun şekil şartları her ne kadar yerine getirilse de toplumsal bilinçaltında dışlayıcı, küçümseyici alışkanlıklar varlığını sürdürecektir. Renk, gelenek, din, dil gibi temel faktörler bu ayrışmanın ortaya çıktığı kırılma zeminleridir. Avrupa'nın yaşadığı tarihsel tecrübe en azından söylem düzeyinde azınlıkları, farklı kültürler ile bir arada yaşama imkanına kapı aralıyordu.
 
İçe kıvrık Çin kültürünün daha dışlayıcı, daha özcü bir gelenekten gelmesi azınlıklara karşı daha acımasız, tahammülsüz siyasetler geliştirecektir. Kızıl Çin uygulamaları hem Komünizmin hem de kadim Çin kültürünün içe kapanıklığının sentezi olarak yeni bir mecrada ilerledi. Ve Mao kültür devrimiyle doruğa çıkan strateji tek tip tek boyutlu bir toplum çıkarma girişiminden başka bir şey değildi. Her ne kadar proleter devrimin sınıfsızlık iddiasıyla herkesi eşitleme girişimi pratikte farklı kültür ve hayat tarzlarını yok eden ceberut devlet politikalarına dönüşecektir.
 
Bugünlerde Batı'da gelişen İslamofobi ile Çin'de gelişen İslamofobik uygulamaların mahiyeti farklı gibi görünse de pratik uygulamaları birbiriyle özdeşleşiyor. Hala Avrupa değerleri renk ırk din farkı tanımıyor olsa da pratik hayatta toplumların genlerinde var olan tepkiler belirleyici. Müslüman isimli bir Amerikan vatandaşının diğer vatandaşlarla eşit muamele gördüğü söylenemez. Yazılı olmayan kurallar her zaman için devrede olmuştur. Özellikle 11 Eylül sonrası Müslümanlar sadece devlet aparatı istihbarat örgütlerinin operasyonlarına muhatap olmakla kalmadı toplumsal nefret de tırmanışa geçti. Bu nefret siyasilerce küresel politikalara uygun biçimde yönlendirildi, kullanıldı. Bugün Batıyı sarsan İslamofobi, her ne kadar İslam korkusu olarak tercüme edilse de korkudan çok ırkçı bir ötekileştirmeyi nefreti temsil eder.
 
Benzer uygulamalar daha katı acımasız biçimde Çin'de kendini gösteriyor. Ekonomik olarak kapitalist sistemin, siyasal olarak komünizmin yürürlükte olduğu Çin hükümeti, Müslüman azınlıklara dolaylı yollardan değil doğrudan ve cebren uyguladığı devlet politikaları ile baskı uyguluyor.. Özellikle Çin asıllı olmayan Müslümanlara, Uygur Müslümanlarına yönelik baskıcı politikalar hiç eksik olmadı.
Bu zamana kadar siyasi rekabet nedeniyle kızıl Çin'in Uygur Türklerine uyguladığı baskı ve asimilasyon politikaları insan hakları bağlamında Batı'dan eleştiri alıyordu. Hatta zaman zaman siyasi baskı aracı olarak kullanılabiliyordu.
Artık yerkürenin doğusu ve batısı Müslüman karşıtlığında aynı yöntem ve uygulamalarda buluştu. Batıda yavaş yavaş oluşturulan tehdit algısı ile Müslümanlığı kamusal alanda görünür olmaktan çıkaran yasalar yürürlüğe konuyor.. Beş yıl önce hayal edemeyecek kısıtlamalar yasal hale geliyor.. Başörtüsü yüzünden işten çıkarmayı hak sayan karar, nefret duygusunun bu genel tehdit algısına dönüşmüş şekli…
Çin'de toplumsal mekanizmalar bu derece hassas olmadığı için tarihsel deneyimine uygun olarak kaba ve şiddet uygulayarak benzer kararları devreye sokuluyor.
 
En son alınan karar artık tepki bile çekmemeye başladı. Muhtemeldir ki Batılı siyasetçiler bunu içten içe onaylıyor en azından itiraz etmeyecek bir psikoloji içindeler. Çin'in uygulamaya koyduğu yeni kararda Uygur Türklerinin İslami isimleri kullanmalarını yasaklıyor. İlk duyulduğunda infial patlaması yaşaması gereken dünyanın sessizliği bu anlamda hayli manidar. Mesela Mücahid, Muhammed, Talip, Seda, Hacı, Arafat, Türkizat, İslam, Müslima gibi Müslüman ve Türk isimlerin kullanılması kanunla yasaklandı.
Uzun zamandır Çin işgalindeki Doğu Türkistan'daki özellikle dini yasakların aşırı boyutta olması, camilere girişin yasaklanması, dini eğitimin engellenmesi sıradan uygulamalar haline gelmişti. Yeni durumda artık insanlara istediği isimleri bile kullanma özgürlüğünün elinden alınası insanlık sorunu haline gelmiştir..
 
Bir döneme Çin üzerinde siyasi amaçla da olsa insan hakları ihlalleri baskısı yapan Batılı ülkelerin bundan böyle İslamofobi uygulamalarında Çin'den örnek almalarından korkulur.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA

Türkiye Katar'a asker göndermeli mi?

EVET
HAYIR