24 Mayis 2017 Çarşamba

Göğe bakalım - Kemal Sayar

30-03-2016 09:39 Güncelleme : 30-03-2016 09:39

Göğe bakalım - Kemal Sayar

Göğü açın efendiler! Allah bize göğe bakmamızı emrediyor, siz onu plazalar, hanlar ve devasa alışveriş merkezleri ile kapamayın. Tabiat bize Allah’ın emanetidir, ona ihanet etmeyelim. Bir geleneği olmayan gelecek inşa edemez. Geleneği bilmeyen geleceği de tar ü mar eder. İnsanın göğe bakma ve kuşun gökte uçma hakkını Allah vermiştir, kimse gasp edemez.

Modern uygarlığın açgözlülüğü Seyyid Hüseyin Nasr’ın İnsan ve Tabiat adlı eserinde harikulade bir biçimde tartışılmıştır: Merhametsiz bir dünyada tabiat, tılsımından ve sırrından arındırılmış, anlamsız bir şey haline gelmiştir. “Çağdaş insan, tabiatı, kendisinden yararlandığı ama kendisine karşı ayrıca sorumlu da olduğu bir eş gibi değil bir fahişe gibi görmektedir: Kendisine karşı hiçbir yükümlülük ve sorumluluk duygusu beslenmeyen bir fahişe.” İnsan ve tabiat arasında bozulan denge aslında insanla Tanrı arasında bozulan ahengin bir yansımasıdır. Tabiat böylece manevi anlamından sıyrılır, modern insanın hayatına fon teşkil eden anlamsız, yapay bir arka plan durumuna indirgenir. Oysa yeryüzü bize emanet edilmiştir ve biz gezegenimizi tahrip etmek yerine, ona merhametle davranmak, onun muhafızı olmak ödevindeyiz. Bu da ancak adalet ve mizan (denge) ile mümkündür. İbrahim Abdul-Metin, şöyle yazar: “Hepimiz yeryüzüne göz kulak olmaya memur halifeleriz. Öldükten sonra yeniden diriltilecek ve kendimiz, başkaları ve gezegenimiz için yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz… Yeryüzünü bir mescit olarak görmek demek, doğal dünyaya doğru ve adil bir biçimde muamele etmek demektir.” Gezegenimize nasıl davranıyorsak kendimize de öyle davranmış oluyoruz, kendimize nasıl davranıyorsak da gezegenimize de öyle davranıyoruz. Tabiatı Allah’ın bir ayeti olarak görüp kutsal mı bileceğiz yoksa onu sadece biz insanlara hizmet etmekle görevli cansız ve ruhsuz bir yığın olarak görüp yağmalayacak mıyız? Tabiatı kaynak temini için alabildiğine sömürülmesi gereken bir kaynak deposu olarak gördüğümüz ve iktisadi büyümeye kayıtsız şartsız inandığımız sürece, gezegenimiz yok olmaya devam edecektir.

 

Kadim medeniyetler tabiatı ruhun, dünyayı da semanın karşısına yerleştirmez. Yaratılmış bütün şeyler zaten Allah’a teslim olmuştur. İnsan fıtratı, insanın bütün vurdumduymazlık ve gafletine rağmen temizdir. Temiz bir fıtrat üzere olan insan Allah’ın halifesi olmaya davet edilir. Said ve Funk’u izlersek: “Allah’ın halifesi bu emanetin, yani Yaradan’la itimat ve tasdik üzerine kurulan ezelî bağa ilişkin ahdin gereklerini yerine getirmek durumundadır. Dünya ve barındırdığı kaynaklar, koruma, geliştirme ve değerini artırma yükümlülüğüne sahip yed-i eminler olarak insanların gözetimine bırakılmıştır.” Modern insan egosunu sessize alamadığı, onu dizginlemeyi başaramadığı, içindeki tamahkârlığı frenleyemediği ve nefsini köreltemediği için kâinata zarar veriyor. İnsana bahşedilmiş olan yetenekler, yaratılmış her şeyde mevcut ilahi amaca itibar ve hürmete dayanan bir tevazu ve duyarlılık gerektirir.

 

Tabiat insana bağışlanmış bir armağandır ve bir imtihan meydanıdır. Onun düzeni Allah tarafından yaratılmış ve sürdürülmektedir. Bütün mahlûkat birbirine bağımlıdır ve hepsi mükemmel bir ekolojik denge içinde ahenkli bir biçimde hayatiyetini sürdürür. Onun güzelliği ve karmaşıklığı Allah’ın yüce sanatını ve şânını yansıtır. Tabiat O’nun kudret ve inayetinin nişanesidir ve ‘ufuklarda ve nefislerde’ gösterilen işaretleri taşır. Yeryüzünü bulduğundan daha güzel bırakmak, her inançlı insanın ödevidir. Aşırı tüketim, tahribat, istifçilik veya doğal kaynakların istismarı, ilâhi gayeye isyan etmektir.

 

Dünya sadece insanın emrine verilmiş de değildir. İnsanın tabiat üzerinde beklenti ve hakları olduğu gibi, tabiatın da insan üzerinde hakları vardır. İnsan gezegenimizdeki milyonlarca türden birisidir.  Her birey ve her tür, bütün olan hayatın bir parçasıdır. Hayvanlar da Tanrı tarafından insanların sevildiği gibi sevilir, onlar da mahluktur ve saygıyı hak eder. Toprak, su, hava, ateş, günışığı sadece insanın değil bütün mahlukatın ortak malıdır. Nasr’a göre görünmez ruh, ilahi öz doğa ve insanlığın görünür dünyasına nüfuz etmiştir zira ‘Nereye dönerseniz dönün orada Allah’ın yüzü vardır’.  Allah Muhit’dir, her şeyi kapsayandır. O halde Tanrı, ilahi varlığıyla yaratılışı sarar, sürdürür ve kutsalın rengine boyar.  Görünür dünya apayrı bir gerçeklik değil kendisinin de ondan neşet ettiği ama onu aşan çok daha büyük bir dünyanın tezahürüdür. Görünür olan görünmez olanın okyanusunda bir damladır ve görünmez olan görünür olana nüfuz eder, onda kendisini gösterir. Allah, yaratılışın hem üzerinde ve ötesinde, hem de tam içindedir. ‘Bütün yeryüzü insana mescid kılınmıştır’ der Hz. Peygamber. ‘O her an yeni bir şendedir’ buyurur Kur’an. Simge (doğal dünya) ve simgelenen ( ilahi ilke) arasında metafizik bir bağ vardır. Doğal fenomenler daha yüksek bir ontolojik duruma ait olan manevi bir gerçekliğin daha alt bir varlık seviyesinde tecelli ve simgesidir. Bu yüzden doğal fenomenlere sadece değer bağımsız olgu kaynağı olarak yaklaşmak yerine onları Hakk’ın bilgeliğine iç görü kazanmanın vasıtaları olarak görmek, daha yerinde olur.

 

Yaratıcı el Hayy olduğuna ve  sıfatlarını yarattığı her şeye verdiğine göre, var olan her şeyin kendine mahsus bir hayatı var demektir. Taşın toprağın, dağın ve yağmurun da hayatı var. Belki biz o hayatı bildiğimiz duyularla hissedemiyoruz. Dokunduğumuz her şeyde bir parmak izi bırakıyor ve soluduğumuz havadan temas ettiğimiz her yere kadar dünyanın gözeneklerimizden bize nüfuz etmesine izin veriyoruz. Doğal dünyayı istismar edilip ele geçirilecek bir yer olarak gördüğümüzde, asıl zararı kendimize vermiş oluyoruz. Bütün bir yeryüzü mescid kılınmış ise, bir mescid gibi saygı görmeyi hak ediyor demektir. Kur’an yeryüzünün güzelliklerinin, onun ‘süs’lerinin insanlığa bir hatırlatıcı olduğunu söyler: Güzelliğin kaynağı ve amacına dair bir hatırlatıcı. Tabiat içimizde saklı duran kutsalı hareketlendirir. Bir ağacı, yemyeşil bir yamacı veya görkemli bir dağı temâşâ ederken Allah’ın güzelliğini hatırlarız.

 

Niçin yazıyorum bunları? İstanbul’da gün geçmiyor ki devasa bir bina ile karşılaşmayalım. Korkarım bu gidişle göğü bile göremez hale geleceğiz, bir ‘göğe bakma durağı’ gerekecek göğü görmek için. Güneşi ve göğü bizden saklayan bu devasa binalar, kuşların göç yollarını da bozuyor.  Öyle sokaklardan geçiyorum ki yeni ve tıkış tıkış yapılmış binalar, adeta yolu ve insanı yutmuş. Beton tabiatı yutuyor, insanların kutsalı en tabii haliyle içlerine çekecekleri, İlahi olanın ruhun gözeneklerinden içeri sızabileceği tabiat parçaları ufak ufak yok oluyor. Her tahribat çocuklarımızın geleceğinden çalıyor. İstanbul ve diğer şehirlerimizde yeşil alanların korunması ve çoğaltılmasına dair acil bir planlamaya ihtiyaç var. Basit bir öneriyle bitireyim müsaadenizle: Başta belediye başkanları olmak üzere, şehirle ilgili her türlü icra ve tasarruf makamında bulunan kişiler keşke ‘insan ve tabiat’ üzerine zorunlu bir düşünce kursuna tabi tutulabilse. Keşke karar vericiler, verdikleri kararların metafizik boyutunu da düşünerek hareket etse.

 

Göğü açın efendiler! Allah bize göğe bakmamızı emrediyor, siz onu plazalar, hanlar ve devasa alışveriş merkezleri ile kapamayın. Tabiat bize Allah’ın emanetidir, ona ihanet etmeyelim. Bir geleneği olmayan gelecek inşa edemez. Geleneği bilmeyen geleceği de tar ü mar eder. İnsanın göğe bakma ve kuşun gökte uçma hakkını Allah vermiştir, kimse gasp edemez.

serbestiyet.com

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA