26 Mart 2017 Pazar

Okkalı sorulara okkalı cevaplar

11-03-2016 18:29 Güncelleme : 11-03-2016 18:29

Okkalı sorulara okkalı cevaplar

Kimi zaman öyle sorulara maruz kalır ki, ağırlığı altından kalkamaz insan. O ağır sorular, aslında nice sırlara gebedir. Cevap anahtarı soruyu açtığı an, dökülüverir sırlar ortaya.

Kimi zaman öyle sorulara maruz kalır ki, ağırlığı altından kalkamaz insan. O ağır sorular, aslında nice sırlara gebedir. Cevap anahtarı soruyu açtığı an, dökülüverir sırlar ortaya. Bir yol uzar cevabın ardından. O yol, Hayy’dan gelir de Hu’ya doğru gider soluksuz...

Maalesef, adına modern dünya denilen şu zaman diliminde bizler, ne okkalı sorulara maruz kalıyoruz ne de öylesi soruları aklımızda taşıyoruz. Artık, parmaklarımızın ucunda tüm sorular. Bir internet bağlantısı kadar uzak tüm sorularımızın cevapları.

 

Bir sorunun aklımıza gelmesiyle cevabını bulması arasındaki zaman, internet hızımızla doğru orantılı. Hazreti Google’mız var çünkü bizim. Bundan okkalı sorulara da teşneyiz, okkalı cevaplara da...

Bu yazımızı da Hazreti İnternetin bizlere sağladığı imkan doğrultusunda, vaktiyle sorulmuş okkalı sorulara verilen okkalı cevaplar üzere oluşturduk. İlk okkalı soru ve cevabı bizlere Ömer Tuğrul İnançer aktarıyor. ( https://www.youtube.com/watch?v=zSMReMpxLbk )

 

Sultan 2. Mahmud’un sohbet meclisindeki suali

Sultan 2. Mahmud bütün devrimciliğine rağmen Müslüman bir adamdır. Dini hassasiyeti ve ilmi olan biridir. Mehtarhane’yi yok etmesine rağmen, iyi bir bestekardır. Musiki alanında ciddi bir eğitim almıştır. Asabi bir adamdır. Ağzı biraz bozuktur çünkü 16 yaşında çok sevdiği 3. Sultan Selim’i, malum hâdise sırasında görüyor. ‘Hünkarın sakalı bu kadar uzun değildi.’ diyor. Çünkü yanağına gelmiş kılıç, sakallı olarak yanak düşmüş, sakalı aşağılara kadar görünüyor. O yarayı görünce yemin etmiş. ‘Ben bunun intikamını almadan ölmem.’ diye. İşte Yeniçeri Ocağı’nı topa tutmasının sebeplerinden biri de budur. Neyse bu başka mevzu...

 

İşte bu Sultan Mahmud bir gün bir sohbette Keçecizâde İzzet Molla’ya sormuş. ‘Cenab-ı Allah, ol emrini (kün) vermeden evvel, ahâdiyyet âleminde ne ile meşguldü?’ İzzet Molla soruyu duyunca duraksamış. O an huzurda Kahyazâde Arif Bey de var. Bakın, Allah Kur’an’ı Kerim’de buyuruyor ki; ‘Bilmediklerinizi zikir ehline sorunuz.’ Dikkat ediniz ‘zikir ehli’. Bunu ‘namaz ehline’, ‘Kur’an ehline’ diye tercüme eden cahiller var. Ne münasebet. Kur’an-ı Kerim’de zikir hakkında pek çok ayet var. Kur’an okuyun demek mi onlar? Mesela ‘Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkurûllâhe zikran kesîrâ’ âyeti ‘çok Kur’an okuyun’ demek mi? Yoksa Allah’ı çok anın/zikredin demek mi? Ya da ‘Feżkurûnî eżkurkum veşkurû lî velâ tekfurûn.’ âyeti ‘benim kitabımı okuyun ben de sizi okuyayım' mı demek? ‘Uzkurû’ kelimesi, zikretmektirDolayısıyla, ‘Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn (ta’lemûne).’ âyetindeki ‘ehlez zikri’, zikir ehlidir. Bu zikir de tarikat ayinlerinde yapılan ayinle sınırlı değildir. Dervişliğin olmazsa olmazlarından olan günlük derslerin yapılmasıyla sınırlı değildir. Ama zikir ehlidir. İşte Kahyazâde Arif Bey malumTarik-i Nakşibendiyye’de bir derviştir. Sultan 2. Mahmud’un bu sualine Kahyazâde Arif Bey cevap vermiş, İzzet Molla değil. ‘Allah-u Zülcelâl, kün emrini vermeden önce var-ı Muhammedi ile meşguldü’ demiş.

 

Çünkü var olan şey sadece maddede değil, düşüncede olan şeyde vardır. Allah’ın Murad-ı İlahisi’nde Muhammed Mustafa (s.a.v) vardı. Kahyazâde Arif Efendi önemli bir Nakşî dervişidir ve malum 3. Selim devri ulemasından meşhur Pala Bıyık Mehmet Efendi’nin talebesidir. Pala Bıyık Mehmet Efendi de “Kurretül aynı habibi kibriyasın ya Hüseyin / Nuru çaşmi şahı nazarı mürtezasın ya Hüseyin”i yazan zâttır. O vakit bütün âlimler sakallı olduğu hâlde Yavuz Sultan Selim Han gibi sakalsız ve pala bıyıklıdır. Kahyazade Arif bey işte Pala Bıyıklı Mehmet Efendi’nin talebelerinden, ilmi ondan almış, tasavvufu Nakşibendiyye’den.

İşte, Sultan 2. Mahmud’un, ‘Cenab-ı Allah, ol emrini (kün) vermeden evvel, ahâdiyyet âleminde ne ile meşguldü?’ sualine Kahyazâde Arif Bey, ‘Allah-u Zülcelâl, kün emrini vermeden önce var-ı Muhammedi ile meşguldü’ cevabını vermiştir.”

 

Pala Bıyık Mehmet Efendi Hazretleri’ne talebelerinin suali

Bir diğer okkalı soru, Pala Bıyık Mehmet Efendi’nin talebelerinden geliyor. Soruyu ve cevabıÖmer Tuğrul İnançer ile Buluşma Noktası programının 5. bölümünden öğreniyoruz. (https://www.youtube.com/watch?v=MFCk-Do4u24) [ 32.24 dakika ile 34.20 dakika arası ]

Pala Bıyık Mehmet Efendi Hazretleri’nin talebeleri, Mehmet Efendi Hazretleri’ne çıkmaz soru sormaya pek meraklılar. Ramazan ayında bir ikindi vakti sonrası Pala Bıyık Mehmet Efendi’nin talebeleri gelmişler. ‘Hocam size birşey soracağız.’ ‘Olmaz. İftardan sonra sorun.’ diyerek göndermeye çalışmış Mehmet Efendi. Ama haytalar dururlar mı, ‘Yok hocam olmaz, şimdi aramızda münakaşa ediyoz. Şimdi soralım hocam. Ne olur falan filan... Naz yapmışlar.’ ‘Ulen’, demiş Mehmet Efendi, sorun bakalım. Sormuşlar: ‘Hocam, Allah-u Zülcelâl, ol emrini nereye verdi. Bir şey varsa zaten vardır. Bir şey olmasına gerek yok. Hiçbir şey yoksa, yok’a emir verilmez. Allah-u Zülcelâl neye ‘kün’ dedi?’ Mehmet Efendi şöyle bir bakmış. ‘İftardan sonra gelin.’ demiş. Tabi keratalar başlamışlar tebessüm etmeye. ‘Eee işte hocam sorduk şimdi söyleyin falan...’ Durmuş Mehmet Efendi bir iki dakika... Cevap yok, gelmiyor. Sonra şöyle bir doğrulmuş: ‘Allah-u Zülcelâl’, demiş 'Kün emrini zâtından sıfatına vermiştir.'

Çok ciddi bir cevaptır bu. Allah-u Zülcelâl, ‘kün’ emrini zâtından sıfatına vermiştir. Bu ‘kün’ emriyle yaratılan her şey sidret-ül müntehanın içerisindedir.”

 

Patriğin Muzaffer Efendi’ye suali

Diğer okkalı soru ise devrin Fener- Rum Patrik Vekili tarafından, İstanbul’da Balat’ta bir berber dükkanındaMuzaffer Ozak Efendi Hazretleri’ne sorulur. Abide Şahsiyetler – Muzaffer Ozak Belgeseli’nin henüz başında ( 4.dakikadan 6.dakikaya kadar olan kısımda) anlatılır bu hadise. Soruya gelen cevap, sorudan daha okkalıdır. (https://www.youtube.com/watch?v=j4QA2Ym5OG0 )

Bir gün Muzaffer Efendi Balat’ta bir berber dükkanına gider. Orada devrin Fener- Rum patrik vekili ile tanışıyor. Orada patrik vekili Muzaffer Efendi’ye zor bir sual eder: “Niçin, Hz. Muhammed için Hatemün-Resul denmiyor da Hatemün-Nebiyyîn deniyor?” Muzaffer Efendi âdeti üzere, kalbinin üzerine doğru eğilerek “Ya Rabbi beni mahcup etme.” der ve şu cevabı verir: “Her Resul aynı zamanda Nebi’dir. Fakat her Nebi, Resul değildir. Hatemün-Resul dense idi (Resullerin sonuncusu), ondan sonra Nebi gelme ihtimali olurdu. Hatemün-Nebiyyin (Nebilerin sonuncusu) diyerek Cenab-ı Hak, Nebi gelme ihtimalinin dahi olmadığını beyan etmiştir.” Muzaffer Efendi’nin bu cevabı karşısında patrik çok memnun olur.

 

Bir başka güzel hadiseyi de gene Abide Şahsiyetler – Muzaffer Ozak Belgeseli’nden öğreniyoruz. Belgeselin ‘29.00 – 34.00’ dakikaları arasında anlatılanlar pek mühim. İlk kurnazca sual hristiyan din adamlarından gelir Muzaffer Efendi’ye. Hadise belgeselde şöyle anlatılıyor: “Amerika seyahatinde bir zikir sonrası, din adamlarından biri Muzaffer Efendi’nin yanına gelerek: “Biz size katadrallerimizi, kliselerimizi açtık. Siz de bu katadrallerde zikir yaptınız, namaz kıldınız. Peki biz de Türkiye’ye gelip Sultan Ahmet Camii’nde ayin yapmak istesek, izin verir misiniz?” Efendi Hazretleri bu suale şu enfes cevabı verir: “Biz sizin kiliselerinizde katadrallerinizde zikir yapabiliriz, namaz kılabiliriz çünkü biz Hz. İsa’yı peygamber kabul ediyoruz. İsa Aleyhisselam, İsa Resulullah diyoruz, Hz. İsa’yı Allah’ın Peygamberi, elçisi kabul ediyoruz. Siz de Muhammed Resulullah diyin, Hz. Muhammed Mustafa’yı peygamber kabul edin, buna iman edin, açalım!”

 

Hristiyan din adamlarının onlarca sorusundan sonra, soru sorma sırasının kendine gelidğini söyleyen Muzaffer Efendi, Hristiyan din adamlarına basit bir sual eder lakin sorduğu basit sualine kendisi öyle okkalı bir cevap verir ki hem hristiyan din adamları hem de tüm izleyenler mest olur: “Haç çıkarmanın (istavrozun) anlamı nedir?” diye sorar Muzaffer Efendi. Kardinaller ve rahipler de ezberlerindeki klasik cevabı verirler. Muzaffer Efendi bunun yanlış olduğunu belirtip, istavrozun asıl anlamının ne olduğunu, Süleymaniye Kütüphanesi’nde okuduğu bir eserden aktarır: “Hz. Meryem, Hz. İsa’ya hamile kaldığında, Allah-u Zel’Celâl, Hz. Meryem’e, ‘söze oruç et. Çünkü sen ne söylersen, onlar sana inanmayacaklar. Bir şey anlatmak istediğin vakit, illa söyleyeceksen de işaret ederek söyle, işaret ederek iste, ağzından kelam çıkmasın’, diye emir buyurdu. Bunun üzerine söz orucuna niyetlenen Hz. Meryem, bir gün temel ihtiyaçlarını almak üzere pazar yerine gitti ve orada Yahudilerin tasallutuna uğradı. Hz. Meryem, bunun üzerine o vaktin örfünde olan işaret diliyle; sağ eliyle önce sağ omzunu, sonra sol omzunu, sonra karnını ve en son alnını işaret etti. Hz. Meryem’in bu eylediği, o vaktin örfünün işaret dilinde şu anlama geliyordu. ‘Sağımdaki ve solumdaki melekler şahittir ki bu karnımdaki alnımın yazısıdır!”

Muzaffer Efendi, bu hadiseyi kardinallere ve papazlara televizyonda, canlı yayında açıkladığında, orada bulunan kardinal parmağındaki yüzüğü çıkartarak, “Sizin ilminize hayran kaldım, bilmediğim bir şeyi öğrendim, lütfen bunu, bugünün hatrına kabul edin” diyerek Muzaffer Efendi’ye hediye eder. Bu hadisenin en ilginç yanıysa; Süleymaniye Kütüphanesi’nde o kitabın bulunamaması ve o televizyon programının arşiv kayıtlarına bugün ulaşılamamasıdır.

 

Metin Erol 

KAYNAK: dunyabulteni.com

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA

Başkanlık sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Destekliyorum
Desteklemiyorum
Kararsızım