25 Haziran 2017 Pazar

'Ortak değerlerimizi kaybettik'

23-11-2015 10:40 Güncelleme : 23-11-2015 10:40

'Ortak değerlerimizi kaybettik'

“Şu anda Türkiye’nin en önemli sorunu, ortak değerlerin neredeyse sıfıra gelmesi” diyen siyaset bilimci Prof. Yılmaz Esmer ile 1 Kasım seçimlerini ve mutsuz yüzde 50’yi konuştuk. Esmer’e göre, yeni AK Parti hükümetinin önceliği de bu konu olmalı.

Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Yılmaz Esmer, siyaset bilimci kimliğinin yanı sıra Türkiye’de demokrasi anlayışımızdan siyasetçilere bakışımıza, dini değerlerden evlilik - aile anlayışımıza toplumu analiz eden Türkiye Değerler Atlası’nı da hazırlayan isim. “Seçmenler rasyonel değil, duygusaldır” diyen Esmer ile mutsuz yüzde 50’nin farklı mutsuz olma nedenlerini, duygusal seçmenin oy verme kriterlerini ve 1 Kasım seçimlerini konuştuk.

1 Kasım seçim sonuçları sizce neye işaret ediyor?

Sonuçlara baktığımızda, 1 Kasım’ın değil de 7 Haziran’ın istisna olduğunu düşünmeye başladım. 2011 seçimlerine ve sonrasındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakılınca, AKP’nin oyları yüzde 48 – 50 – 52 diye gidiyordu. 7 Haziran’da istisnai bir durum oldu. AKP milliyetçiliğe ciddi bir dönüş yaptı, çözüm sürecini bir tarafa kaldırdı ve “Milliyetçi oylara talibim” dedi. Bunun da meyvelerini topladı. Artan oyların 4 küsur puanı doğrudan doğruya MHP’den gelen oylar. Güneydoğu’da da oy topladı. Bir partinin hem MHP’den hem de HDP’den oy almasını açıklayabilmek doğrusu o kadar kolay değil.

Siz bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Herhalde güvenlik kaygıları çok ciddi bir rol oynadı. 3-5 ay ciddi güvenlik sorunları, terör, Ankara katliamını yaşadık. Sokağa çıkma yasakları oldu. Galiba 7 Haziran’da “Ben muhafazakarım, mütedeyyinim ama Kürdüm” deyip HDP’ye giden, Selahattin Demirtaş’ın konuşmalarına bakıp ‘zaten bu da bir Türkiye partisi oluyor’ diyen bir grup seçmen AKP’ye döndü.

7 Haziran’dan bu yana ne değişti? Siyasi partilerin performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP’yi konuştuk. CHP’nin önemli problemi, kitlelerle duygusal bağ kuramamaktır. O duygusal bağ kurulmadığı sürece seçmen davranışı literatürü yüzlerce araştırmayla göstermiştir ki vaatler filan havada kalır. CHP en son o duygusal bağı Bülent Ecevit ile kurdu, 1977’de oyları yüzde 40 küsura çıktı o da çok uzun sürmedi. Ondan sonra da kitlelerle gerçek bir bağ kurabilen bir lidere sahip olamadı. Bir de 1950’de Demokrat Parti yüzde 52 oy aldı. Türkiye’deki o seçmen bölünmesi durumu 1950’den beri çok değişmedi. Buna ister sağ-sol deyin, ister Demokrat Parti – CHP geleneği isterseniz de daha muhafazakar-daha Batıcı deyin, adı mühim değil. Yani ana muhalefet iki büyük handikapla uğraşıyor: Geleneksel oy çerçevesinin dışına çıkamamak ve rasyonel vaatlerle bir yere varacağını ümit etmek. Burada “Seçimler ekonomiyle kazanılır, kaybedilir” diyen danışmanların büyük rolü var.

O mutsuz yüzde 50 farklı sebeplerden dolayı mutsuz. Orada çok önemli bir bölünme var. Seçimlerden sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi yüzde 60’ın blok olmadığı açıkça gözüktü. 

 

 

Seçmenin oy verirken temel motivasyonunun ekonomik sebepler olduğunu öne süren pek çok siyaset bilimci var.

Evet, böyle çok araştırma var. Ama seçmenin hangi faktörlere bağlı olarak siyasi tercihini yaptığı seçmene sorularak bulunabilen bir şey değil. Dünyanın hiçbir yerinde seçmen kolay kolay “şu partiye oy verdim çünkü liderini çok yakışıklı buluyorum” demiyor. Ama ABD’de pek çok araştırma, adayların görüntülerinden, kim olduğu bilinmeden bile müthiş bir etkilenme olduğunu gösteriyor. İnsanlar duygusal değil, rasyonel olduklarına ve kararlarını da rasyonel bir şekilde aldıklarına inanmak istiyor. Ama olay pek öyle değil. Hatta kaza ya da yaralanma sonucu, beyindeki duygu merkezi hasar gören insanların karar vermekten de yoksun kaldıkları anlaşılıyor.

HDP’ye ve MHP’ye oy veren yaklaşık 13-14 milyon insanın ekonomik program, vs. için oy vermedi kesin. İzmir’in Karşıyaka’sı, İstanbul’un Kadıköy’ü ekonomik sebeplerle mi muhalefete oy veriyor? Ya da Alevi seçmenler... Örnekler çok. Evet, ekonomik oy var tabii ama çok küçük bir azınlık için geçerli.

“Siyasette algılar gerçeklerden önemlidir”

MHP?

MHP hakikaten Mr.No ünvanını hak edecek şekilde davrandı. İstediği kadar “Hayır, biz öyle yapmadık” desin, siyasette algılar gerçeklerden önemlidir. “Bunlar her şeye hayır der, olumsuzdurlar, ellerine geçen hükümet fırsatını bir tarafa ittiler” algısı oluştu. AKP’nin milliyetçiliğe dönüşü de MHP’li seçmenin oy değiştirmesini çok kolaylaştırdı. MHP liderinden ve tutumundan çok kaybetti.

HDP?

HDP’nin kuyusunu da PKK, KCK kazdı. 4-5 ay süresince o cinayetler, katliamlar, ölümlerin önemli ölçüde faturasını ödediler. Selahattin Demirtaş’ın bıraktığı  “barışçı Türkiye partisiyiz” imajı yara aldı.

“Yüzde 50’nin mutsuz olma sebepleri farklı”

1 Kasım sonrası çok mutlu bir yüzde 50 var, diğer yüzde 50 ise derin bir umutsuzluk içerisinde. Bu yüzde 50’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir defa o mutsuz yüzde 50 farklı sebeplerden dolayı mutsuz. Orada çok önemli bir bölünme var. Seçimlerden sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi yüzde 60’ın blok olmadığı açıkça gözüktü. Bu mutsuzluk, bir kesim için hayat tarzı mutsuzluğu ve ciddi olarak din devletine dönüşme, dinin her alanda egemen olması, ‘laiklik elden gidiyor’ korkusu, vs. İkinci kesim, ‘memleket bölünüyor ve bunlar da ona çanak tutuyor’ korkusu yaşıyor. Üçüncü kesim ise ‘bizim kimliğimiz tanınmıyor, bize hiçbir insan hakkı verilmiyor, kendi dilimizde eğitim yapamıyoruz, vs.’ düşüncesiyle mutsuz. Bu üç mutsuzluğu aynı kaba koyup ‘ama bunların hepsi de mutsuz’ demek kolay kolay bir siyasi bir sonuç doğurmuyor. Bunlar üç benzemez. Bazen suni bir çaba ile benzeşmeye çalışıyorlar Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığındaki gibi. O da, birleşme olmayan tüm birleşmeler gibi hüsranla bitmek zorundaydı. Öyle de oldu.  

 

[Fotoğraf: Güray Ervin / Al Jazeera Türk]

 

Peki bu ruh halini düzeltmek için siyaset nasıl bir dil kullanmalı? AK Parti bu kesimi ikna etmeli mi?

Avrupa Birliği’nin kurucularından önemli bir düşünür der ki: Birlik’i kurmaya yeniden başlayacak olsaydık, ekonomiden değil de kültürel değerlerden başlamak isterdim. Türkiye’nin şimdi en önemli sorunu, ortak değerlerin neredeyse sıfıra gelmesi. Değer nedir? Bütün bireylerin, insanların en doğru, en yerinde gördükleri, doğruyla yanlışı ayırt etmelerini sağlayan inançlar, tutumlar, vs. Öylesine ayrıştık ki artık nasıl bir şey bizi bir arada tutar bilemiyorum. Bu çok ciddi bir mesele. Öyle hemen ‘biz herkesi kucaklıyoruz, balkondan konuşuyoruz, zaten herkesi seviyoruz’ diyerek bu derin ayrışma giderilemez. Ama çok belirginleşen bu derin ayrışmanın kökleri de en az 150 yıl geriye gidiyor. Batı’ya bakanlarla Doğu’ya bakanlar...

O zaman bu durum son senelerin sonucu değil mi?  

Çok derinleşti ama zaten mevcut bir fay hattıydı. Tanzimat ile ilgili yazılanlara bakın, kimi ‘daha medeni, garpçı oluyoruz’ derken, bir kısmı da ‘din elden gidiyor, bunlar kafir, yüzlerini Batı’ya döndüler’ diyor. O bölünme Türkiye’de hep devam etti. Gerçi etnik ve mezhepsel fay hatları da var. Ortak değerlerde mutlaka bir şekilde buluşabilmeliyiz. Siyaset bilimci Keegan’ın deyimiyle, ulusa olan bağlılığımız, sadakatimiz daha küçük gruplara olan bağlılığın, sadakatin üzerinde olmalı. Yani ben önce Kürdüm, Müslümanım, Batılıyım, vs. dediğiniz zaman, oradaki olay ciddi bir biçimde çözülüyor demektir. Eskiden böyle miydik? Çok bilemiyorum doğrusu. Yani milli maçlarda milli takım tutulurdu sanki...

“Artık ne kederde ne sevinçte ortağız”

Ankara ve Fransa’daki katliamlardan sonra milli maçlarda saygı duruşunda ıslık çalındı. Şu an ölenlerin ardından “onlar zaten şöyleydi” deniyor ya da acılar karşılaştırılıyor. Biz hep böyle miydik gerçekten?

Galiba bu kadar değildik ya da en azından gözlemler bu kadar böyle olmadığımızı gösteriyor. Ölülere bile ortak acı olarak bakamadığımız zaman... Bizlere ilkokulda ‘bir millet kederde, tasada ve sevinçte ortak” diye öğretildi. Biz artık ne kederde, ne sevinçte ortağız. O yüzden siyasetçilerin işi zor ama önce karar vermeliler. Bölmeye mi gideceğiz birleştirmeye mi diye... Şunu asla kastetmiyorum, o karar verildiği zaman her şey kendiliğinden tekrar düzelir. Yok, o derin duygular öyle bir gecede kaybolmaz ama hiç olmazsa kaybolması yönünde adımlar atacak olanlar, bunu ilk başlatacak olanlar önce hükümettir. Ama eğer ayrıştırma siyasi prim yapıyorsa...

Yapıyor mu?

Son 12-13 seneye bir bakın, ayrıştırma siyasi prim yaptı.

Ama mesela bir yandan çözüm sürecini başlatan da bu hükümet...

Derhal bitiren de bu hükümet.

Toplumsal anlamda da çözüm sürecine büyük destek vardı o dönemde.

O sırada çözüm sürecinin uygun olacağı ve oy getireceği hesaplandı. Habur’la ilk defa uyanıldı. O giriş, o abartılı zafer çığlıklarının kamuoyunu nasıl etkilediği orada görüldü. Bir süre devam etti. 7 Haziran kesin ihtar oldu. Çok ciddi politika dönüşleri oldu ama bunların hiçbir etkisi olmadı. Duygusal bağ böyle bir şeydir işte. Hatırlayalım Suriye’yi... Nereden nereye, adamın ismini bile değiştirdik. Avrupa Birliği... Tam adaylık için müzakere tarihi alındığı zaman ‘Avrupa kahramanı’ deniyordu, sonra ‘iki yüzlü Avrupa’, ‘biz senin parlamentonu da tanımayız icabında’ noktasına geldik. Fethullah Gülen örneği var, en son da Çin füzeleri konusu. ‘Çin’den füze alıyoruz, bravo, bağımsızlık’ derken bir anda vazgeçip ‘biz zaten Batı’nın, NATO’nun bir parçasıyız’ diyoruz. Aşkın gözü kördür derler ya... Bu da böyle siyasi bir aşk. Bu siyasi aşk olduğu zaman çok keskin dönüşler olabiliyor. Onun için de Tayyip Erdoğan “Ben milletime onu da bunu da anlatırım, bunu da yaptığımda destekler, tam tersini yaptığımda da destekler” derken haklıdır. Ve haklı olduğunu da defaatle gördük, bir kere iki kere de değil.

Siyaset bu mutsuz yüzde 50 konusunda ne yapabilir? Sizce bu konu AK Parti’nin bir önceliği mi?

Hayır, ben maalesef önceliği olarak görmüyorum.  

Sizce yeni hükümetin önceliği ne olmalı?

Ortak değerlerin yitirilmiş olması. Daha önemli bir sorun göremiyorum. Çünkü bitti, anlaşma zeminimiz kayboluyor. ‘Benim ölüm, senin ölün’ diye ayırdığımızda artık bir anlaşma zeminimiz kalmıyor. Ve memnun olmayan yüzde 50’nin memnuniyetsizlik sebepleri farklı ama yarı yarıya bölünmüş durumda. Yüzde 90 – yüzde 10 filan olsa idare edersiniz ama 50 – 50 bölünen bir yerde zor.

“Anayasa hükümleri zihinlere yazılmalı”

Peki ya yeni anayasa, çözüm süreci?

Anayasalarda ne yazarsanız yazın, eğer kafalara, zihinlere onu yazamazsanız, o anayasa hükümleri öylece kalır. 12 Eylül 2010 referandumuyla gelen bazı maddeleri hatırlayalım. Mesela yargıyla ilgili olanlar çok ciddi sonuçlar doğurdu. Kadınlara pozitif ayrımcılık yapılacaktır diye bir madde geldi. Ombudsman diye bir kurum kuruldu. Ombudsman nedir, kimdir, ne yapar, bilen var mı? Ama bu maddeler anayasada var. Eğer zihinlerde, kafalarda bu haklar tanınmıyorsa, ‘biz bu hakları tanıdık’ demenin faydası yok. O zaman işte kadın cinayetleri korkunç bir şekilde devam eder ve bir kulübün başkanı da “Kadın olarak 100 yıl yaşayacağıma, adam gibi 1 yıl yaşarım, daha iyidir” diye utanmadan, sıkılmadan demeç verir.

Başkanlığa nasıl bakıyorsunuz?

Onun çok vahim sonuçları olabileceğini düşünüyorum. O konuda da galiba Cumhurbaşkanı ‘Halkımız bunu kabul eder’ demiş. Katılıyorum. Eğer o iş referanduma giderse, halkımız başkanlık sistemini veya parlamenter sistemi kabul etmez, onların ne olduğunu bilmez. Ama Tayyip Erdoğan’ın başkan olmasını kabul eder diye düşünüyorum.

Bu siyasi ortam ve aritmetikte sizce bir yeni bir anayasa yapabilir mi? Muhtemel bir referandum da bunun bir ayağı olacaktır.

Çıkabilir çünkü sadece 13 milletvekili lazım referanduma götürmek için. 550 milletvekili var, 13 milletvekili öyle çok büyük bir rakam değil. Çıkması imkansız değil. Ama bir önceki mecliste çıkması imkansızdı.

Leyla Zana milletvekili yeminini ederken Türk milleti yerine Türkiye milleti dedi, yemini geçerli sayılmadı. Şimdi bu yemin tartışılıyor. Sizce çağdaş bir metin mi?

Hayır, bence değiştirilmeli. Ama değiştirilinceye kadar da herkesin kafasına göre okuma hakkı olmamalı. Ortak değerler dediğimiz bu. Birisi besmeleyle başlar, birisi ‘burada millet yok, milletler var’ der,  diğeri ‘Türk yok, Türkiye milletleri var’ der, bir diğeri ‘milletten önce burada din var’ der. Belki de o zaman yemini kaldırmak lazım çünkü bir fonksiyonu artık kalmaz.

Liderlik değişmedikçe AKP'nin dili değişmez.Çünkü oradan siyasi kazanç edildiği düşünülüyor. Bu memlekette de zaten düşmanlığı körüklemek o kadar zor bir iş değil. 

 

 

Çözüm süreci yeniden başlarsa toplum bu sürece yeniden güvenir mi?

Anahtar kelime, karşılıklı güven. Eğer o karşılıklı güven tesis edilebilirse, olur. Ama çözüm sürecini yürütecek olanlar da ‘bana nerede çelme takılacak acaba?’ diye masaya oturursa, o zaman çok zor. Pauolo Coelho bir romanında “En değerli şeyini, insanlara olan güvenini kaybetmişti” der.

Sizce çözüm süreci yeniden gündeme gelir mi?

Evet. Bu böyle gitmez. Bu kadar dehşet ve terör içinde yaşamak kolay bir şey değil. Ya da çok kötü bir yere gider bundan sonra. Hiçbirimiz bunu istemeyiz.

“Liderlik değişmedikçe AKP değişmez”

AK Parti 13. yılında, asker siyasetten tasfiye edildi. Oylarını yüzde 20 artırdı. Fethullah Gülen cemaati artık bir tehdit olmaktan çıktı. Ortada siyaseten ciddi bir tehdit ya da rakip kalmadı. AK Parti önümüzdeki dönemde farklı ve yeni bir dil kullanabilir mi?

Hayır. Liderlik değişmedikçe hayır. Çünkü oradan siyasi kazanç edildiği düşünülüyor. Bu memlekette de zaten düşmanlığı körüklemek o kadar zor bir iş değil. İsveç’te bunu yapamazsınız ama Türkiye’de bunu yapmak çok basit.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın otoriterleştiğini düşünüyor musunuz?

A tabii... Canı gönülden katılıyorum. Bir parti uzunca bir süre iktidarda kalınca, lideri otoriterleşme eğilimi gösteriyor, Adnan Menderes’te de Tayyip Erdoğan’da da olduğu gibi...

Bazı kesimler, Tayyip Erdoğan karşıtlığının adeta nefrete dönüştüğünü öne sürüyor. Bu durumun zaman zaman olayları sağlıklı analiz etmeyi engellediğini düşünüyor musunuz?

Tabii. Keskin duygular böyledir. Burada aşk ve nefret bir arada. Birincisi, bunlar çok yoğun, güçlü duygular... İkincisi, her konuda söyleyecek bir lafınız olduğu zaman ki Tayyip Erdoğan öyle... Ekonomi, hukuk, sosyoloji, psikoloji, demografi, aile, çocuk, vs. her konuda söyleyecek lafınız olduğunda ve tek adam yönetimine gittiğiniz zaman, sizi iyi görenler her yaptığınızı ve her iyiliği sizden bilirler. Sizi kötü görenler de her bir kötülüğü sizden bilir. Ama bu, bu gidişin, bu davranışın doğal sonucudur. Ama Tayyip Erdoğan halkı çok iyi okuyor. Yani mesela “Ben hukukçu değilim, bu konunun tartışılmasını hukukçulara bırakalım“ dese, bu halk hiç sevmez.

Kaynak: Al Jazeera

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !

ANKET - ARAŞTIRMA

Türkiye Katar'a asker göndermeli mi?

EVET
HAYIR